İKİ REKÂT YOGA!!!
Oturdum yıllanmış salkım söğüt ağacının altına. Nasıl da severim şu ağacı!Gelin gibi süzülüyor dalları,asil bir duruşu,hayran bırakan güzelliği var.Zira Sanatkârı büyük…
Gözüme takılıyor semada süzülen martı…Öyle profesyonel,öyle kendinden emin bir uçuş ki bu,gözümü alamadım kaybolup gidene kadar.Oturduğum yerde birşeyleri izliyorum,dinliyorum,sonra da hepsi aynı şeyi söylüyor gibi geliyordu ne hikmetse…Bakın şu minik papatyalara!Nasıl da süslemişti şu koca alanı,nereden bilmişti açma zamanı geldiğini?Göletin içinde bir “cupp” sesi…Biraz da bana bak,beni dinle der gibiydi. Hiç bir zorlanma emaresi olmaksızın ustaca yüzüyordu suyun içinde.Ömrü oldukça yüzecek,yüzerek yaşayacaktı. En iyi ben yüzerim diye bir iddiaya ihtiyacı yoktu. Çünkü o bir balıktı.
Güzel bir çiçeğin “ben harika kokarım” iddiası yoktur. Martı “bak nasıl da uçuyorum” diye kibirlenmezdi.Ya cânım salkım söğüt ağacı?Kim öğretmişti ona dallarını aşağı uzatmayı,”canım sıkıldı,şimdi de biraz yukarı uzatayım” demiyordu. Nasıl bir denge,nasıl bir sanat var âlemde!
Ya insan? Ne çok şeyi ispatlama derdine düşüyor.”Ben bilirim,en iyi ben yaparım,ben güzelim,ben şuyum,ben buyum!”… Oysa nebatat ve mahlûkat sadece fıtratları ne ise o şekilde varlıklarını sürdürüyor,ispatlamaya uğraşmıyorlar.Akışa teslim olmuşlar…İnsanı Allah (c.c) “yeryüzünün halifesi,eşref-i mahlûkat” gibi kavramlarla tanımlıyor. Yaratılmışların en şereflisi olan insan ise,fıtratında var olan iyi/güzel olan ne ise onunla yaşamalı yani.Kendini,kulluğunu,Rabbini ve dünyaya geliş sebebini hatırda tutarak! İsyan eden bir martı gördünüz mü hiç? “Yok arkadaş vazgeçtim uçmaktan,özgürüm ben…biraz da insan gibi yürüyeceğim,uçmayı bilmiyor gibi!” dese neler olurdu? Ya da şairin dediği gibi ; “masal bu ya; balığın gönlü çöle vurulur.” Kendi özelliklerini,fıtratını bir kenara itip başka bir âleme ya da yaşama sevdalanmak , yok oluşun başlangıcıdır aslında…Balık çölde yaşayabilir mi?
Nice balık çölde ziyan oluyor.Intihar vakaları ciğerimizi dağlıyor değil mi? Bir hayat sönerken çekilen kılıçlar daha da can yakıcı. Toplum olarak dertlenip,”nasıl bu durumlar son bulur?” sancısıyla kıvranmak yerine; ölen ateistse dindar kesim; “vah vah,ailesi öğreteydi Allah’ı,kitabı böyle olmazdı!” diye hayıflanıyor.
Ölen dindar ya da dindar bir ailenin çocuğu ise bu defa karşı görüştekiler;”din,inanç diye yaşatmadılar gençliğini,yediler ömrünü çocuğun!” diye saldırıya geçiyor.
Her ebeveyn kendi inandığı,yaşadığı,doğru bulduğu hayat vizyonuna göre evlât yetiştirmek ister doğal olarak.Tabi bir de bunun anne/baba olmak nedir bilmeyen cahil kısmı var!Onlar da ağzı süt kokan yavruya alkol içirip,eğlenir,video çeker!!!Neyse konuyu dağıtmayayım!
Nefs illâ ki sınır ister.İman ehli bir ailenin,yirmi dört saatlik dilimi ikram eden Allah’a,toplamda bir saatini namaz olarak ayırması doğal değil midir?Bir haftada yüz altmış sekiz saat yaşatan Allah’a,haftanın bir saatini vakfedip ilim öğrenmesi de yorgunluk ve zahmet değildir elbet. Hakeza,din algısı olmayan birinin de hafta sonu alkol alması,abartması,sonrasında içi dışına çıkana kadar kusması,ertesi günü baş ağrısından kıvranması da doğal bir süreç kabul edilebilir. Herkesin kendi kabullerine göre şekillenir yaşamı. Ama ortak bir paydamız var…İnsan olmak! Martının,balığın,salkım söğüdün mesajı; “insan ol kâfi” idi.
O halde inançlı,inançsız,şu parti,bu cemaat gibi kavramların dışında; herkes sadece insan olmanın hakkını verip merhametli,vefalı,paylaşımcı,hoşgörülü olsa…İyi ve güzel olarak tutunduğu şeyleri işlese evlâdına.Başkasını suçlamakla bir kazancın olmadığını görsek,sadece evlâdımıza değil,tüm gençliğe fayda amacı taşısak! Güzellikle dokunamadığımız gence mafya,alkol,uyuşturucu,fuhuş batağı değiyor maalesef.
Geçtiğimiz günlerde İHH’nın dört pırlanta genci örnek olmadı mı bize?”Duvar meyli olan tarafa yıkılır”misâli…Onların hikayesi “dört alkollü ya da uyuşturucu kullanan genç kaza yaptı” diye bitip vah vah dedirtmedi.Hayra koşarken Hakka vuslatı yaşadılar ve imrenilesi ölüm olarak yüreklere işlediler ,dualara dahil oldular. İnanç zemini olan insanlarda intihar vakalarının daha az olduğu istatistiklerle sabit.Yani düzgün bir öğrenci yurdundan temiz,nezih ve sadece kendisi için yaşamanın ötesinde amaçları olan gençler çıkar. Hayat bu imtihan ya!Hele de evlât imtihanı,peygamber imtihanıdır Nuh Peygamber misali…Çocuğun ait olduğu aile,yapmaya çalıştığı şeyler ve ruh dünyası birbirinden bağımsız ise o zaman sancılar ortaya çıkıyor.Yaşamak isteği dünya,var olduğu yer ve doğru olduğunu bildiği şeyler çekişmeye başlıyor!Eğer maneviyat zayıf düşüyor,vesvese ağır basıyorsa maalesef üzücü sonuçlar getiriyor beraberinde. Din değil,dinden sonra özgür (!) bulduğu inançsız hayat,amaçsızlaştırıp boşluğa düşürüyor belki de!Daha önce bir gencin intihar mektubundaki cümleyi hatırlatayım ;”Bir ev,bir araba uğruna bu kadar çok çalışıp yorulmak istemiyor,hayatı bitirmeyi tercih ediyorum.”
Ne acı değil mi?Dünyaya geliş nedenini bilmeyen,amacı,ebediyet hazırlığı olmayan bir hayat algısı insanı umutsuzluğa düşürür elbette!
Sabahattin Ali’nin cümleleri özetliyor olayı;”İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı”
Bir ailenin evlâdını alkolden,uyuşturucudan,zinadan muhafaza etme çabasını,kalbi olan hiç bir insan cinsi “kötüdür” diye yaftalayamaz.O halde sigara içmeyen arkadaşına “süt kuzusu” diyerek dalga geçmeyecek ahlakta gençler yetiştirme çabamız olsun.”O mekânda alkol var gelemem” diyen gence uzaylı gibi bakmayan saygılı nesil yetiştirme çabamız olsun.Namaz vakti camiye koşan arkadaşına yobaz demeyen genç yetiştirmek,değerlere saygıdır. Ve balık martıyla arkadaş olmaz,balığa uçma öğretilmez.Herkes kendine benzeyenlerle mutludur. Kendimizi göstermek için,özümüzden kopmaya değil,özümüze tutunmaya ihtiyacımız var.Taş yerinde ağırdır.
Ya aile gibi düşünmüyorsa genç ne olacak? Belli bir yaştan sonra zaten her birey kendi rengini,kokusunu verir.Başını örttüğü için ailesinden baskı gören gençler de var, alkol kullandığı için de… Yani aileye benzemeyen çocukla gelen bir karmaşa… İnançlı bir aile çocuğu nedeniyle; uyuşturucu,alkol,dinsizlik gibi konularla imtihan oluyorsa,oklar yine dine dönüyor.Kusursuz olan dindir ,bireyler değil. Ve insan şu dünyada imtihandadır.”Bu benim başıma gelmez” diye beylik laflar yerine, “nasıl karanlığa düşen gence el uzatırız?” diye düşünmeli. En önemlisi,karanlığa kapılmalarına nasıl engel olmalı?
Prof.Dr Arıkan’a göre Türkiye’de insanları intihar girişiminden caydıran konularında başında dini faktörler geliyor: “Allah korkusu, sonsuz cehennem kaygısı, bizim ülkemizde intihardan vazgeçmek için ciddi bir gerekçe.” (bbc com. dan alıntı) diye açıklıyor. Şu halde din manevi bir frendir,hata ya da hoşa gitmeyecek bir durumu “müslümanım,bana yakışmaz” mantığı ile yapmaktan imtina ediştir.Müslüman olanlarda böyle olaylar yaşanıyorsa,”cemaatler kötü ya da din kısıtlayıcı” sloganları, çözüm olamaz.Çağımızın en büyük sorunu sınırı olmayan “ben” merkezli hayat.
Gençler geleceğimiz…Onlara el uzatıp güzele davet etmeli kıymetli dostlar.İnanın ya da inanmayın; gençler alkollü mekânlarda kendini dağıtmasın,uyuşturucu tacirleri en ağır cezaları alsın,tecavüzcülere af olmasın gibi insana değer veren ve insanı korumaya yönelik öncelikleriniz varsa birlikte hareket etmek, toplumsal bir güçtür. Aynı zamanda sevdirerek din eğitimi verilmeli,manevi değerleri içselleştirilmeli.
Namazın yük,ilim saatinin zaman kaybı olduğunu sanan genç, meditasyon ve yoga ile rahatlamaya çalışırken,bir yandan da “nazar oldum,beni oku anne” kafasında yaşıyor! Önce iman edilen dinin bütününe vâkıf olmalı ki ruh karmaşadan özgürleşsin.
Baki hürmet ve dua ile…