Anasayfa > Köşe Yazıları  >  AŞK’A DAİR…

AŞK’A DAİR…



Sütlü, orta şekerli kahvemi yudumlarken, yine aşk konusu zihnimde. Nedense, bu yaşıma kadar hiç bırakmadı peşimi. Aslında gençken daha bir düşünürdüm bu mevzuyu, karşımdaki kişiye olan duygularımı anlamlandırabilmek için. Şu sıralar az kafa yorar oldum. Off! yine şekeri az olmuş kahvemin, son zamanlarda tutturamıyorum nedense.

 Derin kelime ne de olsa, herkes için farklıdır anlamı… Bazıları için bir derinliği bile yok belki… Bana kalsa, hayatın anlamı…. Önceleri hep karşı cinste aradığım aşk kelimesi, şimdilerde yaşamımın tam ortasında. Bu arada az şekerli kahveye alışıyorum galiba, tadı fena gelmiyor. İnsan her nedense bazen hakim olamaz duygularına. Öyle tutkulara kapılır ki onu ayakta tutan aşık olduğu şeydir esasında. Bu bazen eş, kimi zaman evlat, kimi zaman bir iş olabiliyor.

 Hani derler ya “aşkın gözü kördür” diye doğrudur, aşkından ziyade her şeye kördür insanoğlu. Eşine sırılsıklam sevdası olanı, hangi sevgi avutabilir ki. Hele evlat sevgisi olmadan yıllar boyu süren fedakarlık ve gözyaşına, hangi anne-baba katlanabilir, ömrünü feda edebilir. Bir de işine tutkulu olanlar var tabi, bunlarında çalışma saati sabah yedi, gece on ikidir. Çok başarılıdırlar amenna, lakin insanın sevdikleri yanında olamadıktan sonra neye yarar. Kahvemin telvesine gelmişim, aşk mevzusu kahvesiz de çekilmez doğrusu.  Nedense, sayfalarca yazasım var sevgiye dair, bu konu nerelere uzanır bilemem.

 Her zaman düşündürür  “sevgi mi, aşk mı?” sorusu beni. Sevmeden aşık olamaz ki insan, bana kalsa aşk; sevginin en katmerli biçimi. Diyeceksiniz ki tanımadığı bir yakışıklıya sevdalanmıyor mu hiç genç kızlar? Bunun cevabı hayır, onlarınki hoşlanmak ya da hayranlık diyelim. Delikanlının ufak bir hatasında bütün duyguları paramparça olur çünkü.

 Oysa kendini sevdiğinle bir bütün görmek, ona batan her dikende acısını birebir yaşamak, asıl mesele. Leyla ile mecnun misali.

 Sevdiğim bir arkadaşıma aşkı sorduğumda “en çirkine bakarken bile haz alabilmektir” demişti. Üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen, nasıl da iz bırakmış yüreğimde…

  Bir de bütün aşkların üstündeki Allah aşkı var tabi, bu konuda Hz. Mevlana’yı anmamak, nankörlük olur. Sevginin zirvesini görmek isteyen, ona bakmalı, onu tanımalı bence. Allah aşkı, aşkların en yücesi… Zamanımızda bu duyguyu yaşayan gerçekten var mıdır acaba. Yaratan olunca, bu aşkı yaşayan da elbet olmalı yeryüzünde ki bu toplumda fazlasıyla olduğunu düşünenlerdenim.

Öyle ki bütün sevgileri bağrında taşır bu sevda, hem de hiç yüksünmeden. Sevgiliden gelen, gül ya da diken olsun fark etmez, ikisini de başının üzerinde tutar.  Dikenlerin kanattığı yerlerin acısını, aşkının sarhoşluğundan fark etmez bile. Aldığı güllerin hatırına, dikenlere katlanmak değil, dikenleri sevgili hatırına talep etmektir. Bu aşk öyle kuşatıcıdır ki, her şeyin sevgisi onunla açığa çıkar. En başta da insan sevgisi.  Aynı zamanda mutlulukla birlikte üzüntüyü, gülmenin yanında, ağlamayı sever insan. Allah için dökülen gözyaşı en güzeli değil midir? Ben ne kadar sevebildim bilemem, cevabı yok. Yalnız şunu biliyorum O’nu seven, her şeyi sever. Azı da çoğu da, fakiri de zengini de, güzeli de çirkini de, çiçeği de böceği de hatta iyiyle birlikte kötüyü de. Bu sevgi sayesinde kötüler iyileşmez mi zaten…

 Bu yazının üzerine bir doğa yürüyüşü yapsam belki de iyi gelir ruhuma, daha çok sevebilirim yaratılanları.  İnsan yaşadı mı aşkın zirvesini yaşamalı, tüm sevgileri kuşatıcı olanı…


Sıradaki Habere Kaydır