SEYAHATNAMELERDE GEBZE’YE KISA BAKIŞ

Kıymetli okuyucularım bu hafta yazımızda sizlere kısa bir Gebze seyahatnameler türü yapıp biraz gezginler dilinden geçmiş Gebze’ye bakmaya çalışıcağız bugünün sanayinin kalbi geçmiş dönemin izleri işte size bir Gebze nostaljisi…Gebze adı köken olarak diğer eski yerleşmelerin ismine bağlanmaktadır. Araştırmacıların birçoğu bu görüştedir. Bazılarıysa Libyssa ve Dakibyza isimlerini bazı ufak değişikliklerle kullanmışlardır.Antik çağ araştırmacılarının hemen hemen hepsi Libyssa adını kullanmışlardır. Roma ve Bizans döneminde ise Dakibyza, kullanılmaya başlanan bir diğer isimdir. Okunuşu itibariyle de bu isimlerin Gebze sözcüğünü andırması kelimenin kökeninin çok eski olduğunu kanıtlamaktadır.Araştırmacılar yöreden bahsederken Gebseh, Gebisseh, Gjabseh isimlerini kullanmışlardır. Gekbuze, Ghviza, Gavize, Dschebse, Dschebize, Gebize de kullanılan diğer isimlerden bazılarıdır.Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Gebze için Kekbeziye ismini kullanmış, Erzurum Seyahati esnasında ise Gebze kelimesinin Gelbize’den geldiğini yazmıştır.İbrahim Hakkı Konyalı ise, eski Osmanlı arşiv kaynaklarında bölgenin Geybüyze, Geybüveyze, Geyibüveyze, Geyiboyze, Geykivize şeklinde yazıldığını, halen yaşayan ismininse Gebze olduğunu vurgulamıştır.Bazı araştırmacılar da Gebze’nin bir zamanlar Osmanlı ve Bizans savaşçıları arasında sık sık el değiştiren ve özlenen bir yöre olması itibariyle “Gel bize” veya “Bize gel” ifadelerinden oluşan ve zaman içinde halkın öz dilinde “Gebze”ye dönüşen bir ad olduğunu belirtmişlerdir. Ancak, 1640 yılında Gebze’ye geldiği anlaşılan Evliye Çelebi, ünlü Seyahatnamesinin ilgili bölümünde “Gebze, Gelbize’den galattır.” ifadesini vurgulamaktadır.
Dünden Bugüne Gebze’den Genel Görünüm
Gebze İstanbul’dan başlayan bütün yolculukların geçiş noktasında olduğu için bütün gezginlerin ve seyahat edenlerin notlarına konu olmuştur. Özellikle 1800’lü yıllarda gezginlerin Gebze ile almış oldukları notları “Seyahatnamelerde Kocaeli ve Çevresi” adlı eserde bulabilmekteyiz.
1807 yılında Adrien Dupré’nin; “Eski zamanların Libyssa’sı, günümüz Gebze’si hiçbir sanayisi olmayan küçük bir köy” olarak tarif etmesine, günümüzün Gebze’si nazire yapıyor olmalı.
Marcellus ise 1819 tarihli “Gebze’ye Gezi” başlıklı notlarında; “Kıyıya yakın bir tavernaya girdik, bizi dar ve kirli tek bir odaya tıktılar. Hepsi taze balık, enginar, ıstakoz, vb. karışımından koyu bir çorba ikram ettiler. Ertesi sabah erken saatte at üstünde Libyssa’ya hareket ettik. İstanbul’u çevreleyen çalıların kuruluğuna alışmış gözlerimizi, en gürbüz ağaçlar ve en yeşil hasatın yer aldığı, birçok derenin suladığı Asya yakasının zengin yeşil örtüsünden alamıyorduk. İstanbul’u Rumeli’nin eski ormanlarından ayıran, verimsiz ve hayvansız toprakları ile ne kadar çelişkili. Gebze’nin şık camisinin gölgesinde bir süre durduk.”
Kanuni Sultan Süleyman Han, Bağdat Seferi esnasında komutasındaki orduyla birlikte Geğbüze’ye geldiğinde Matrakçı Nasuh da yanındadır.
Bağdat Seferi güzergâhını resmeden Matrakçı Nasuh, 1534 tarihli “Beyanı Menazili Seferi Irakeyn” isimli minyatüründe Gebze’ye de yer verir.
Bu minyatürlerin Gebze ile ilgili bölümünde çiçekler ve ağaçlar arasında sağda kubbeli camii (Çoban Mustafa Paşa Camii ve külliyesi), caminin avlu girişinin iki yanında üç kubbeli bir diğer cami ile evler görünmektedir. Minyatürde Sultan Orhan Camii, Menzilhane Hamamı ve sayıları en fazla 10-15’i bulan evler görülür. Hacı İlyas Bey Camii’nin yeri ise belirsizdir. Bu minyatürden de Gebze’nin o dönemlerde kasaba bile olmayıp sadece öncelikli bir geçit noktası (ordugâh konağı) olduğu anlaşılmaktadır.