Anasayfa > Köşe Yazıları  >  Şiir Tadında Gebze’den Niğde’ye Devri Alem

Şiir Tadında Gebze’den Niğde’ye Devri Alem



Korona vebası salgını  ve Pandemi  günlerinden sonra ilk kez uzun diyebileceğim Otöbüs yolculuğu ile  Niğde Ömerhalis Üniversitesinin ev sahipliğinde  Türk Dünyası Gazeteciler Federasyonu tarafından düzenlenen uluslarası iletişim ve sanat  sempozyumuna katılmak ve Altaylardan Uludağ’a Su Vakıfları belgesel sunumu yapmak üzere  12 Mayıs 2022 günü Niğde’ye gidiyorum

Akşam 23 de Gebze’den başlayan Otobüs yolculuğumuz Ankara’ya kadar karanlıklar içinde yarı uykulu sürdü.

Ankara Niğde arası muhteşem güneş ufuktan Anadolu bozkırlarını gümüş  rengi kızıllığı İle aydınlatırken  ünlü şairlerimizden Faruk Nafiz Çamlıbel in Niğde Ulukışla Öküz Mehmet paşa hanın dan Kayseri’ye giderken yazdığı Han Duarı şiirini okuyordum

Buğday tarlaları yeşermiş   Her renkten bahar çiçekleri  uçsuz bucaksız bozkırın ortasındaki Anadolu köyleri göz ve gönül ziyafeti sunan bir tabloyu andırıyor. 

Irmaklar ve derelere yansıyan güneş söğüt ve kavak ağaçlarının yeni yeşeren yaprağı İle muhteşem manzara oluşturmuş insana duygulu anlar yaşatıyor.Sizleri de Han Duvarı şiiri tadında Anadolu da Otöbüs yolculuğu yapmaya davet ediyorum

             HAN DUVARLARI ŞİİRİ

        Yazan Faruk Nafiz Çamlıbel

    Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

    Bir dakika araba yerinde durakladı.

    Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,   

    Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…   

    Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,   

    Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.   

    İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!   

    Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,   

    Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…    

    Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,   

    Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,   

    Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…   

    Ellerim takılırken rüzgârların saçına

    Asıldı arabamız bir dağın yamacına.   

    Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,   

    Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

    Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

    Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

    Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.   

    Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.   

    Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

    Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince   

    Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

    Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.   

    Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

    Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.   

    Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,   

    Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,   

    Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

    Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan   

    Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,   

    Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…   

    Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine   

    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

    Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;   

    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,   

    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,   

    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.   

    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri   

    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya   

    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.    

    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,   

    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.

    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı   

    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.

    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler   

    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…   

    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,   

    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;   

    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,   

    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…   

    Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,   

    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken   

    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;   

    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.

    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa    

    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;   

    “On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan   

      Baba ocağından yar kucağından   

      Bir çiçek dermeden sevgi bağından   

      Huduttan hududa atılmışım ben”   

    Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…

    Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.   

    Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

    Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;   

    Araya gitti diye içlenme baharına,   

    Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

    Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

    Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.

    Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri   

    Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

    Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,   

    Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…   

    Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,   

    Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

    Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,   

    İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

    Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden   

    Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

    Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,   

    Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.

    Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

    Burada son fırtına son dalı kırıyordu…

    Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,

    Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

    Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;   

    Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…   

    Gönlümde can verirken köye varmak emeli   

    Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!”   

    Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana   

    Biz menzile vararak atları çektik hana.   

    Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş   

    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,

    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…

    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

    “Gönlümü çekse de yârin hayali   

      Aşmaya kudretim yetmez cibali   

      Yolcuyum bir kuru yaprak misali   

      Rüzgârın önüne katılmışım ben”   

    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,

    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…

    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde   

    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,

    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,

    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

    “Garibim namıma Kerem diyorlar   

      Aslı’mı el almış haram diyorlar   

      Hastayım derdime verem diyorlar   

      Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”   

    Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

    Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

    “Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”

    Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

    Dedi:   

           “Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”

    Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

    Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…   

    Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.   

    Aradan yıllar geçti işte o günden beri   

    Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,   

    Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

    Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

    Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

    Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

    Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..   

 (Bu şiir 1924 de Niğde den Kayseri’ye giden Faruk Nafiz ÇAMLIBEL tarafından yolculuk esnasında yazılmıştır )


Sıradaki Habere Kaydır