KIBRIS’TA BİR FETİH SEMBOLÜ: SELİMİYE CAMİİ



KIBRIS’TA BİR FETİH SEMBOLÜ: SELİMİYE CAMİİ

Kıymetli okuyucularım bu hafta yazımızda sizlere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhurriyetinin Türkiye’nin olduğunu simgeleyen, karışık durumlar içersindeyken Lefkoşa Müftüsü Ali Mehmet Dana Efendi tarafından yapının ismi Selimiye Camisi olarak değiştirip buranın daha önce katedral olmasından ötürü hal iddia etmelerine karşı aldığı önlem ve kılıç hakkımızı bize kazandırması sebebiyle anlatılıp, yazılması elzem olan bu konuya gazetemiz vasıtasıyla Türkiye’de değinen tek gazete olmamız ayrıca önem arz ediyor II. Selim Han döneminde feth edilen Kıbrıs’tan günümüze kadar ulaşan bu yapının tarihçesi hakkında sizlere kısaca bahsetmek istiyorum.Katedralin temeli 1209 yılında atıldı. 1207 yılında Başpiskopos Eustorge de Montaigu’nün göreve başlamasıyla birlikte inşaat hız kazandı.1228 yılına gelindiğinde, kilise Eustorge’un hakimiyeti altında “büyük ölçüde tamamlandı”. Bazı kaynaklarda, IX. Louis’in Kıbrıs’a Yedinci Haçlı Seferi sürerken 1248’de geldiğinde inşaatı desteklediğini yazmasına rağmen,bu iddiayı destekleyecek kanıt yoktur.Bu dönemki inşaatın destekçisi ana figür olan Başpiskopos Eustorge’un 1250’deki ölümüyle birlikte katedral üzerindeki çalışmalar durdu, yirmi yıldan uzun bir süre boyunca da devam ettirilmedi. Bu dönemde Lefkoşa’daki Latin nüfusu hâlen nispeten kısıtlı olup, nefin ana hattının tamamlanması ve Olimpios’un düşüncesine göre bunun batı tarafında yer alan geçici eklentilerle birleştirilmesiyle, kente yeterli olabilecek bir kapasite mevcuttu. İlerleyen yıllarda Müslüman güçlerinin Levant’taki Haçlı devletlerine karşı zaferler kazanmasıyla birlikte buradan kaçan Katolik Hristiyan nüfus Lefkoşa’ya yerleşti, özellikle de Akka’nın 1291 yılında Müslümanlar tarafından ele geçirilmesiyle bu yerleşim iyice arttı. Bu, katedralin inşasının devamı için olabilecek gerekçelerden biriydi. Bir diğer olası neden, III. Hugues’ün kraliyet gücünü gösterme ihtiyacıydı. Bu dönemde Lüzinyan kralları hem Kıbrıs hem de Kudüs krallığını sürdürmekteydi, ancak III. Hugues’ün kuzeni Marie 1270’lerde Kudüs, Brienne Kontu ise 1260’larda Kıbrıs tahtı üzerinde hak iddia etmekteydi. III. Hugues, Kudüs patriğinin ziyaretçi olarak yönettiği bir törende 1267’de inşaat hâlindeki Ayasofya’da Kıbrıs Krallığı tacını giymek zorunda kaldı. Olimpios’a göre hem bu konjonktür hem de batı tarafında yer alan kraliyet imgeleri, III. Hugues’ün katedralin inşasını teşvik ettiğini düşündürmektedir. Bununla birlikte Hugues inşaat için şahsi olarak herhangi bir maddi destek sağlamamış olup, desteğine dair tek kanıt, 1270 tarihli bir belgede, katedralde kendisi ve ailesinin ruhunu kutsamak için ayin yapılması adına yıllık 500 besant ödeyeceğine dair taahhütüydü.1270’lerde katedralin batı tarafının yapımıyla devam edildiğinde, Eustorge döneminde yapılmış olan doğu tarafının mimarisinin Avrupa’da modasının geçmesi nedeniyle mümkün olduğunca mimari ve stilistik yenilikler getirildi.Katedral, 13. ve 14. yüzyıllarda, 1267 ve 1303 yıllarında iki kez depremden zarar görmüştür. 1267 depremi nefin yapımında gecikmeye neden oldu.Başpiskopos Giovanni del Conte’nin döneminde (1312-1332) tekrar inşaat hızında artış yaşandı, bu dönemdeki Gotik süslemeler nispeten daha yeni olan rayonnant usulü etkisinde yapıldı. Del Conte 1319’a kadar nefin ve narteksin tamamlanmasını ve 1319’dan 1326’ya kadar orta koridorun, payandaların, cephenin ve bir şapelin/vaftiz bölümünün tamamlanmasını sağladı. Ayrıca katedralin süslemelerine freskler, heykeller,mermer perdeler ve duvar resimleriyle başladı. 1326’da katedral nihayet kutsandı ve resmen büyük bir kutlama ile resmen açıldı. Lüzinyan yönetimi sırasında katedral, Kıbrıs Krallarının taç giyme kilisesi olarak Ayrıca, 1310’da Tapınak Şövalyeleri Duruşmaları’na ev sahipliği yaptı.Katedral açılmış olmasına rağmen, bina hala tamamlanmamıştı. 1347’de Papa IV. Clement, depremden etkilendiğinden dolayı katedralin tamamlanması ve yenilenmesi için bir bildiri yayımladı. Bildiride, katedralin tamamlanması için çalışanlara 100 günlük ödenekli izin verileceği belirtiliyordu, ancak bu çaba amacına ulaşamadı.Revak ve kuzeybatı kulesi bu dönemde inşa edilmiş ve batı duvarının üç kapısı heykellerle süslenmiştir. Üç kemerli kabartmalarda krallar, peygamberler, havariler ve piskoposlar tasvir edilmiştir.1359’da, Kıbrıs’taki Papalık temsilcisi, Peter Thomas, Kıbrıs’ın tüm Rum Ortodoks rahiplerini katedralde bir araya getirdi, hapsetti ve dinlerinden döndürmek için vaaz vermeye başladı. Katedralden gelen bağırışmaların sesi, katedralin dışında büyük bir kalabalığın toplanmasına neden oldu ve kısa sürede rahipleri serbest bırakılması için bir isyan başladı ve katedralin kapıları yakıldı. Kral, daha sonra kovulacak olan vaizin, isyandan kurtarılmasını ve piskoposların serbest bırakılmasını emretti.1373 yılında, katedral Kıbrıs’a yapılan Ceneviz baskınları sırasında zarar gördü.878’de Selimiye Camii, İngilizlerin şehri ele geçirmesinden hemen sonra 1570 yılında kentin 50  günlük Osmanlı kuşatması sırasında katedral çok sayıda insana sığınak görevi yaptı. Şehir 9 Eylül’de düştüğünde, Baf Piskoposu Francesco Contarini, ilahi yardım isteyerek insanları cesaretlendirdi ve binadaki son Hristiyan vaazını verdi. Daha sonra, 15 Eylül’de ev sahipliği yapacağı ilk Cuma namazına hazırlık için caminin içi yıkandı. Komutan Lala Mustafa Paşa’nın katıldığı bir törenle katedral camiye dönüştürüldü. Aynı yıl boyunca, iki minare, mihrap ve minber gibi İslami yapılar eklendi.Caminin ilk imamı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Mora bölgesinden gelen Moravizade Ahmet Efendi idi. Bütün imamlar, Lefkoşa’nın fethi sırasında kullanılan bir kılıca yaslanarak, Cuma günü vaazlardan önce merdivenlerden minbere çıkma geleneğini sürdürdü.Caminin dönüştürülmesinin ardından cami Sultan Selim Vakfı’nın mülkiyeti haline gelir. Diğer bağışçılar bakımın sağlanmasına yardımcı olmak için birtakım vakıflar kurar. 16. yüzyılda Kıbrıs valisi olan Okçuzade Mehmed Paşa, Sultan Selim Vakfı’na gelir sağlamak için bir dükkân bağışlar; diğer bağışlar kırsal kesimdeki mülkleri ve diğer dükkânları içerir. Vakıf, fonlara bakmak için mütevelli görevi görür ve 16. yüzyılın sonlarında yıllık 40.000 akçe Medine’ye gönderilir. Osmanlı döneminde, adanın en büyük camisi idi ve Osmanlı valisi, idareciler ve seçkinler tarafından Cuma namazı için kullanılırdı. 18. yüzyılın sonlarında, önde at sırtında gelen yetkililerden, ardında da alt makamlardaki yetkililerin yürüyerek takip ettiği büyük bir alay, her cuma camiye geldi.Cuma namazı nedeniyle Lefkoşa ve çevre köylerden çok sayıda Müslüman camiye akın eder. Camide oluşan kalabalıklar nedeniyle, caminin yanında bir pazar gelişir ve alan bir ticaret merkezi haline gelir. Caminin çevresindeki alan, Büyük Medrese ve Küçük Medreseler gibi medreselere yakın bir yerde inşa edildiğinden dolayı bölge bir eğitim merkezi haline de gelir.1874’te Sultan Abdülaziz’in Lefkoşa’yı ziyaret edeceği söylentileri üzerine, ziyaretten sonra “Aziziye Kapısı” adı verilecek olan yeni bir kapı inşa edilir. Kapı, bölgede önceden var olan bir Lüzinyan penceresinin genişletmesiydi ve yapımında çevreden elde edilen mermer ve diğer malzemelerin parçaları kullanılmıştı. Kapının süslemeleri, bölgedeki bir lisenin hat öğretmeni hattat Es-Seyyid Ahmet Şukri Efendi’nin yazdığı bir yazıttır. Yazıt, padişaha övgüler içermektedir. Kapı, Abdülaziz’in emriyle Nazif Paşa tarafından yapılmıştır. Selvi ağaçlarından oluşan iki süslü figürle çevrilidir. Geçit daha sonra kadınlar girişi olarak kullanıldı ve daha sonra kullanımı terk edildi ve tamamen kilitli kalmaya başladı.1949’da imamlar, ezanı okumak için okumak için minareye tırmanmayı bıraktılar ve yerine hoparlörler kullanmaya başladılar. 13 Ağustos 1954’te Kıbrıs Müftüsü, Kıbrıs’ın fethi sırasında imparatorluk yapan Osmanlı sultanı Selim’in onuruna camiye resmen “Selimiye Camii” adını verdi.