KALPTEN GÖZE…
Duygular illâ ki dışa vurulmak,yaşanmak ister.Heyecandan eliniz ayağınıza karışmadı mı meselâ sevdiğinizle göz göze gelince?Ya yavrunuzu ilk kucağınıza alıp cennet kokusunu duyunca kalbinizde kanat çırpan kelebeklerin kanatlarını farketmediniz mı? Canınız kadar sevdiğiniz birinin kaybında, sadece gözlerinizden değil kalbinizden de süzülen o sıcak göz yaşları yakmadı mı içinizi?Elektrikler kesilince aniden karanlıkta kaldığınızda,korku ve tedirginlikle nefesiniz iyice sıklaşmadı mı?Kırmızı çizginizi ihlâl ederek sabrınızı zorlayan biri karşısında kalp ritminiz hızlanıp yanaklarınız öfke sebebi ile alev almadı mı?
Elbette insanız, her duygu bizim için var.Ve her duyguya ev sahipliği yapan bir kalbimiz var. O ev sahipliği yaparken,düzenleme görevini üstlenen bir de beynimiz var.Farkedilen her duygu yönetilebilir durumdadır artık. Düşünceler duygularımıza, duygular davranışlarımıza yön verir.Kontrol edilmeksizin dışa vurulan duygular genellikle sağlıklı olmaz.Öfkelenen biri ,onun yakıcı/yıkıcı olduğunu ve kontrole ihtiyacı olduğunu düşünmeksizin yaşarsa sonrası büyük olasılıkla pişmanlık olacaktır.Bir nüans var ;
eğer içselleştirmeksizin “ayıp olur!,elâlem ne der?” gibi kaygılarla kendini baskılayıp tutmaya çalışıyorsa,etkisiz olacaktır.Beden ve duygu yansıması ayrı tellerden çalarken,karşı taraf bunu nasıl anlamlandırır dersiniz? Meselâ; “yoo,sinirli değilim” derken,eliniz ayağınız titriyor, gözleriniz sinirden irileşmiş,yanaklarınız al al olmuş…Ne düşündürür muhatabımıza?
Beden dili ve duygu aynı düzlemde ise,işte o insanın tarzı iz bırakır,hayran bırakır, ahenk içindedir.Öfke nasıl hayran bırakır mı diyeceksiniz? Evet öfke istenen bir durum olmamakla birlikte,hissedildiği andaki yaşanış şekli, hisseden kişinin duygusunu anlayıp tanımlaması ve yansıtması, zarafet sınırları içinde olduğundan;
“öfkesinde dahi,saygı sınırını çok iyi muhafaza ediyor” algısı oluşturur.
Pozitif duygular da,negatif duygular da hayata yansıyor elbette.Ancak bazı duygular,hisseden tarafından da kabul görmekte zorluyor. Onlara insanlığı gölgede bırakan duygular diyorum ben.Kıskançlık, riya,vefasızlık gibi…İnsanın değerine yakışmayan cinsten!Bu duyguların varlığı sadece nefsi besleyip insanı aşağı çekiyor, faydadan uzak…Çok insanla tanışıp muhatap olduğumuz için ve meslek gereği analiz edebiliyoruz elbet.O duygular var,yok gibi yaşamaya çalışıyor ancak atladığı birşey var ki, şarkı sözlerinde denildiği gibi tıpkı; “gözler kalbin aynasıdır.” O duyguları hissedip olması gereken şekli ile yansıtmak yerine,içinde esen sert rüzgâra bir paravan çekerek,yapıştırma bir tavır ile kontrol altına almak farkedilir ve güven vermez.Sözlerden değilse bile gözlerden akar dışarı…Bakışlar insanın kalbinin dışa aksidir çoğunlukla.Kıskançlığı hisseden bir mü’minin terbiye metodu olarak tasavvufa ihtiyacı vardır tabiri caizse.Kıskandığı ne ise onu takdir etmek,tebrik etmek ve dile getirmek, devleşmeye uğraşan nefsi küçülten bir harekettir.Kıskanmak yerine kendine odaklanmak, kendini keşfetmek ve yapmak istediklerine odaklanmak geliştirir. Kıskanmak, riya ya da vefasızlık gibi duyguları içinde beslemeye çalışmak,insanlık onuruna zarar veren bir durumdur.
Başkalarını ıslah etmek istiyor isen önce kendini ıslah etmelisin. Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmeye kalkışman en büyük ayıplardandır.(Hz.Ali)
Kulluk bir tekâmül yolculuğudur ve insan her an daha iyisi olmak için çabalayan bir yolcudur.Yani iman eden birinin kullukta ve güzel ahlâkta hep daha iyisine talip olması gerekir.Güzel ahlâktan uzak olan da,namazsız din olduğuna inanan da, iman edip faizin alınacağına inanan da yanlışın ortasındadır! Peki nasıl yol alacağız?
Cânım Mevlânâ Hz.’nin şu hikâyesi ile payımıza düşeni alalım ne dersiniz?
Tarikat, Marifet ve Hakikat arasındaki farkı soran bir öğrencisine; “Karşı medresede rahlelerine eğilmiş ders çalışan dört kişi var. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at sonra gel sana anlatayım” diye buyurur.
Öğrenci gider, birincinin ensesine bir tokat akşeder. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını döner ve daha kuvvetli bir tokatla Hazreti Mevlânâ (Kuddise Sirruhû)nun öğrencisini yere yıkar.
Bu kez ikincisine tokat atar. O da derhâl ayağa kalkar ve elini kaldırır. Ancak tam tokadı atacakken vazgeçip yerine oturur.
Üçüncü tokatı yiyince, şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam eder.
Dördüncü ise, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmaz. Bunun üzerine öğrenci durumu Mevlânâ Hazretleri’ne anlatır.
Mevlânâ Hazretleri (Kuddise Sirruhû) şöyle buyurur;” Birinci şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.
İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince tam iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi; “Sana kötülük yapana bile iyilik yap” Onun için döndü, oturdu.
Üçüncüsü marifet kapısına kadar gelmişti. İyinin ve kötünün tek Yaradan’dan geldiğini bildiği için, Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye, merakından şöyle bir dönüp baktı.
Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bildiği için, dönüp bakmadı bile!”
Bu yolculuğa çıkmış bir kul,duygularını terbiye ile başlar yolculuğa öyle değil mi?Hz.Ali’nin savaşta yüzüne tüküren müşriği öldürmekten vazgeçmesi, duygu terbiyesinin en üst seviyesi olsa gerek…
Aynaya,gözlerinize,göz bebeklerinize iyice bir bakınız dostlar…Adı üzerinde “bebek” masum,temiz olan,öyle kalması gereken! İç dünyanın terbiye edilememiş karanlığının, o masumiyeti bozmasına izin vermemek gerekmez mi?İç dünyanın huzuru ile bebeğe dokunmak gerekmez mi? O bakışın değdiği insanın huzur hissetmezsi gerekmez mi?
Allah’ım aklımızı, duygularımızı, kalbimizi, hâlimize,sözümüzü razı olacağın en harika hâle getirecek takva ikram eyle (amin)
Baki hürmet ve dua ile kıymetli dostlar…