KAÇIŞ!
Her imtihan birşeyler öğretir.Yaşadığımız olaylar,karşımıza çıkan insanlar boşuna dahil olmamıştır hayatımıza şüphesiz.Öğreteceği birşeyler vardır.Biz ne öğrendik bu asrın felâketinden? İnsanlığımızda/kulluğumuzda neyi tamir etti? Deprem ruhumuzu sarsıp neyi farkettirdi?
Herkesin kendi heybesine koyduğu bir ders oldu ve önemli olan bu dersler hayatımıza nasıl etki edecek? Her bir depremzedenin hikâyesi derinden etkiliyor.Bir genç adamın gözyaşları ile enkazın başında annesinden ve kardeşinden çıkacak birkaç hatırayı bekleyişi takıldı gözüme, gönlüme…Depremi duyunca aramış anneciğini yurt dışından. İyi olduğunu öğrenmiş, anneciği biraz sitem etmiş,”sen beni arar mıydın?” diye…Burada gözleri doluyor, kelimeler düğümleniyor boğazında…İkinci depremde yine arıyor ama ulaşamıyor bu defa,sonra yakınları evin yıkıldığını haber veriyor. Nasıl üzgün, nasıl hasret kokuyor o bekleyişi…
Kimbilir belki de yıllardır birbirini göremeyip enkaz başına koşan kaç kişi vardı? Kimbilir kaç kişi dargın uyumuştu da sabah barışıp sarılmaya vakit bulamadı? Kaç kişi kalbi kırık ayrıldı bu dünyadan? Kaç kişi gönüllere her değdiğinde enkazda bıraktı umutları ve kaç kişi bir tebessümle filizlendirdi güzellikleri? Herkes yaşadığı gibi ayrıldı bu dünyadan…Peki ya kalanlar? Anladık mı ölümün saatinin olmadığını!Genç, yaşlı, hasta,sağlıklı ayırmadığını?
Birkez daha doğmuş gibi olmadık mı? Bedenen orada olmasakta burada aynı acıyı paylaştık kardeşlerimizle. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.” (Taberani) hadisinin açtığı ufukla koyulduk yola. Olmazları olduran vardır, biz niyete koyalım Allah büyük deyip,yaralara merhem olma niyetiyle sıvadık kolları.Yüreğimizde acının, hasretin bıraktığı izlerle biraz daha yoğruldu insanlığımız!Olgunlaşma,toparlanma,kıymet bilme gibi yeni bir döneme açıldı belki de kapılar…Ölümün adı bazen deprem oldu,bazen salgın bir hastalık, bazen kanser…Ve bazen de ad koyacak bile vakit olmadı da “aniden” dedik.Değişmeyen tek şey ölüm gerçeğiydi aslında.
Depremin hemen ardından arama kurtarma çalışmaları bitene kadar lnormalleşme sürecine girmeden acıyı, korkuyu yaşadık deprem bölgesindeki kardeşlerimizle.Mecburî dışarı çıktığım birkaç durumda yolda düşündüm.Taptaze bir acı olan depremi liste başı tutsam,kule gibi binalardan uzak yürümek mantıklı idi.Fakat akan trafiği görünce, kontrolünü kaybedip yaya kaldırımında araç altında kalan insanlar geldi aklıma! Kaldırımın içinden yürümek olası kazadan korurken, deprem gerçeği ile örtüşmeyen yanı vardı. Acı bir tebessüm yerleşti yüzüme gayri ihtiyari. “İnsanı ölümden ancak eceli korur” sözü yankılandı zihnimin duvarlarında. Kul olarak tedbir almak vazifem,üzerime düşenin en iyisini yapmak vazifem. Fakat “tedbir takdiri bozmaz.” Önlem aldığım birşeyden korunurken,diğeri aklıma bile gelmeyecek belki…Hadi anımsayalım kıssayı:
Süleyman -aleyhisselâm- devriydi. Saf bir adam, bir kuşluk vakti, kudretli peygamberin sarayına telâşla girdi. Nöbetçilere, hayatî bir mesele için Hazret-i Süleyman’la görüşeceğini söyledi ve hemen huzûra alındı. Süleyman -aleyhisselâm-; benzi sararmış, korkudan titreyen adama sordu:
“–Hayrola neyin var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana!”
Adam korku ve heyecan içinde başladı anlatmaya:
“–Bu sabah karşıma Azrâil -aleyhisselâm- çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı!..”
Hazret-i Süleyman sordu:
“–Peki, ne yapmamı istiyorsunuz?”
Adam yalvarıp yakardı:
“–Ey canların koruyucusu, mazlumların sığınağı Süleyman -aleyhisselâm-!
Sen nelere muktedirsin. Kurt, kuş, dağ ve taş senin emrinde!..
Rüzgârına emrediver de beni buradan alsın tâ Hindistan’a götürsün. O zaman Azrâil -aleyhisselâm- belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!”
Süleyman -aleyhisselâm-; adamın, kaderin bir sırrından bir başka sırrına intikal edeceğinin idrâki içinde rüzgârı çağırdı ve;
“‒Bu adamı hemen al, Hindistan’a bırak!” emrini verdi.
Rüzgâr bu; bir esti, kükredi ve adamı aldığı gibi bir anda Hindistan’da uzak bir adaya götürdü.
Adamın arzusu yerine gelmişti.
Öğleye doğru Hazret-i Süleyman, dîvânını toplayarak, gelenlerle görüşmeye başladı. Topluluğun içinde Azrâil -aleyhisselâm-’ı da gördü. Hemen yanına çağırıp;
“–Ey Azrâil! Bugün kuşluk vakti bir adama hışımla bakmışsın? Neden o zavallıyı korkuttun?..” diye sordu.
Azrâil -aleyhisselâm- cevap verdi:
“–Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı.
Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah Teâlâ bana o adamın canını Hindistan’da almamı emretmişti. Ben onu burada Kudüs’te görünce;
«Bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan’da olamaz. Bu nasıl iştir?!.» diye hayretlere düştüm. İşte onun öfke sandığı farklı bakışımın sebebi bu idi.”
Hazret-i Mevlânâ bu kıssayı anlattıktan sonra sorar:
“Kimden kaçıyoruz? Kendimizden mi? Bu hayalî bir şey…
Kimden kapıp kurtarıyoruz?.. Allah Teâlâ’dan mı? Ne boş hayal!..
Bir gün herkesin karşılaşacağı bir gerçek var.Asla değişmeyen…Korktuğumuz, kaçtığımız ölüm değil ve biz o sona engel olamıyoruz. Korktuğumuz kendimiziz,amelimiz!O hâlde ölümden değil, mü’mine yakışmayacak hâlden kaçmalı ki,ölüm vuslat olsun.Ölmek istemeyeceğimiz yerde ve hâlde bulunmaktan imtina etme çabası gerek bize.Her kul tercihini yaşar.Yönümüz, yüreğimiz, zihnimiz,amelimiz Hakka olsun. Allah’ım rızasından uzak olan her halden cümlemizi uzak etsin inşallah
Baki hürmet ve dua ile…