Koşmak zorundayız!



Barış Pınarı harekatı ile Dünya genelinde Türkün kararlılığını ve gücünü ortaya koymuş bir millet olarak başımız dik, istikbalimiz açık bir şekilde Yeni Türkiye’nin siyası bakışını yaşadığı coğrafyadaki konumunu yükselttik.

Bunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir ‘Dünya Lideri’ olmasının da payı küçümsenmeyecek kadar büyük olmuştur. Cumhurbaşkanımız Erdoğan, bu kararları alırken, alınan bu kararları harfiyen uygularken gücünü nereden alıyordu acaba? Elbette bu milletten, kendisine inanan ve güvenenlerden, bu milletin gencinin yaptıklarından, başardıklarından alıyordu…

Cumhurbaşkanımız, Ecdatın bize şehit kanlarıyla kurtararak bıraktığı bu ülkeyi, 3-5 çapulcunun eline ve bugün akli dengesi dahi tartışma konusu olan bir ülke liderinin attığı twitlere karşı son derece aklı selim bir şekilde savunmuş, dirayet göstermiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ne olduğunu tüm Dünyaya göstermiştir.

Biz Suriye sorununda,  en başından nerede durduysak bugün de aynı yerde duruyoruz. “Kimsenin bir karış toprağında gözümüz yok” derken, sınırlarımızdan bize yapılan onca saldırıya, atılan yüzlerce füzeyi ve ölen onca insanımızı hiçe sayarız demedik. Belki o gün için içimize attık ama unutmadık.

Çünkü devlet erteler ama azla unutmaz.

Barış Pınarı harekatı ile dışarıda kararlılığımızı dosta düşmana gösterirken, içeride de birlik beraberlik içerisinde bu harekat yürütülmüştür. İktidar ve Muhalefet partileri ve onların liderleri ilk kez bir konuda tam bir uzlaşı içerisinde hareket etmişler, tüm Dünyaya ortak bir mesaj vermişlerdir. Bu mesaj, “ içeride birbirimizi yeriz ama söz konusu vatan olunca Cumhurbaşkanımız ve devletimizin yanında dimdik ayakta dururuz” mesajıdır…

Bu mesajı alması gerekenler en güzel şekilde almışlardır diye düşünüyorum…

Barış Pınarı harekatının gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntısı daha vardı.Bizleri mutlu eden, gururlandıran bir ayrıntıdır bu;

Son 10 yılda, helikopterimizden insansız hava araçlarımıza, akıllı mühimmatlardan füzelere, piyade tüfeğinden zırhlı araçlarımıza ve elektronik harp sistemlerimize varıncaya kadar bir çok siyahı yerli ve milli olarak üreten bir ülke haline geldik.

Bu silahların bir çoğunu da Barış Pınarı harekatında kullandık. Tıpkı Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı harekatlarında olduğu gibi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu süreçte Haçlı ülkelerinden ard arda gelen  “ Size silah satmayacağız” açıklamalarına neden kesin bir dille “ Bizi bunlarla tehdit edemezsiniz!” demiştir acaba?

Bu ülkenin yetiştirdiği mühendislere, teknik adamlara, bilim adamlarına, üniversitelerine güvenerek söyledi. Havelsan, Aselsan, Bayraktar, Baykar gibi yerli markalarımıza, kurum ve kuruluşlarımızın ürettikleri yerli silahlarımıza güvenerek söyledi…

Bu kurumlarımızın geceli gündüzlü çalışmaları sonrasında ürettiği tanklar, radarlar, toplar, İHA ve SİHA’lar sayesinde, bu gücün farkında olarak söyledi.

Barış Pınarı harekatı da, bu varlıklarımızın gün yüzüne çıktığı, harekatın bu kadar kısa sürede ve kararlı bir şekilde sürdürülüp Türkiye için başarılı bir sonuçla tamamlandığı bir Barış harekatına dönüşmüştür. Bu operasyon ve bazı ülkelerden gelen bu sesler, savunma sanayiinde son yıllardaki yerlileştirme çalışmalarının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Geçtiğimiz günlerde Savunma Sanayi Genel Başkanı Prof. Dr. İsmail Demir’in bir konuşmasına tanık oldum; Türkiye’ye silah satış ambargosu uygulayan ülkelerle ilgili konuşuyordu ve şöyle diyordu; “Harekat başladıktan kısa bir süre sonra bazı kararlar geldi, ‘Falanca ülke silah ambargosunu başlattı, filanca ülke silah vermeyecek.’ Bu haberler, bizim için çok güzel haberler. Vermezseniz vermeyin, biz zaten yapıyoruz.”

İşte kararlı, bilgili ve kendinden emin bir üst düzey bürokratın vereceği cevap bu olmalı…

Biz bu harekatları, operasyonları falanca ülkenin silahlarına, desteklerine, teknolojilerine güvenerek yapmadık, yapmıyoruz da. Bugün Barış Pınarı harekatını öne sürerek bize ambargo açıklaması yapan ülkeler biliyorum ki yarın kapımıza bazı şirketlerle gelecek, yatırım yapmak için talepte bulunacaklar. Geçmişte de öyle yapmışlardı. Onlara verilecek en güzel cevap; ürettiğimiz ve kullandığımız yerli silahları tasarlayan, Ar-.Ge’sini, yazılımlarını yapıp üreten,  kamu ve özel sektörde teknoloji ve dijital dönüşümlerini yapabilen ve uygulayan bir ülke olduğumuzu göstermektir.

Evet, zor bir coğrafyada yaşıyoruz;

Etrafımız tam bir cadı kazanı. Haritaya baktığımızda da bu kazanın kaynamadığı gün yok gibi; Bugünlerde gördüğümüz gibi dostumuz çok az. ‘Türkün Türk’ten başka dostu yok’ anlayışı bize yeter…

O halde ne yapacağız? Türkiye olarak sürekli her zaman güçlü olmak zorundayız. Bugün için  iyi bir yürüyüşümüz var ama bu yolda yürümek yetmeyecek. Yapılacak çok iş var. Daha çok çalışıp, daha çok üreteceğiz. Üniversitelerimize özellikle savunma sanayine üretim tasarımları yapmaları,  bilimsel çalışmaları için gerekli her türlü desteği vereceğiz. Bizim ülkemiz genç insanın çok olduğu bir ülkedir. En büyük zenginliğimizde  insan kaynağımızdır. Bu kaynağın da filizlendiği yerler üniversiteler. Çocuklarımız, üniversitelerde bilimle, gelecek idealleriyle donatarak bu başlatılan girişimlerin devamını sağlayacağız.

Bugün bize silah satmıyoruz diyen ülkelere yarın “Biz sizden silah ve mühimmat almayacağız” diyeceğiz. Bunu yapmak için de bu yolda yürümek yetmez;

Koşmak zorundayız!