Kendimizle sözleşelim?



Şu sıralar çok konuşuluyor, çok yazılıp çiziliyor. Hepsinden önemlisi, bir hakkın teslimini yapacağız derken iç barışta ciddi sıkıntılara kucak açılıyor…

İstanbul Sözleşmesi’nden bahsediyorum;

Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyeceği iddiası ile 81 maddeden oluşan  uluslararası insan hakları sözleşmesi…

 Sözleşme, 2011 Mayıs ayında İstanbul‘da gerçekleşen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 121. toplantısında kabul edilmiş. Türkiye, sözleşmeyi ilk imzalayan ve 24 Kasım 2011’de parlamentosunda onaylayan ilk ülke olmuş. Avrupa Konseyi tarafından desteklenen bu sözleşme taraf devletleri hukukî olarak bağlamakta. Sözleşmenin , kadına yönelik her türlü şiddetin ve ev içi şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurlarının korunması, suçların kovuşturulması, suçluların cezalandırılması ve kadına karşı şiddet ile mücadele alanında bütüncül, eş güdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların hayata geçirilmesidir gibi 4 ilkesi bulunuyor. Tarafların sözleşme kapsamında vermiş oldukları taahhütler, bağımsız uzmanlar grubundan oluştuğu söylenen GREVIO adlı bir kuruluş tarafından izlenmekte.

Bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi’nin  yeniden  gözden geçirilmesi gerektiğini gündeme getirildi. Aynı dönemde ve sonraki süreçte sözleşmenin “Türk aile yapısını bozduğu”, “eşcinselliğe yasal zemin hazırladığı” yönünde tartışmalar başladı. Sözleşmenin yanında ve karşısında olanlar özellikle sosyal medya üzerinden  açıklamalar ve protestolar başlattılar. İktidar partisi kadın milletvekilleri, aynı dönemde  sözleşmeden geri adıma karşı oldukları ve “sözleşme ile ilgili kamuoyunda yanlış algı yaratılmaya çalışıldığını” iddia ettiler, konuyu Erdoğan’a kadar taşıdılar. Tartışmaların büyüdüğü bir dönemde,  Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan, “Halk istiyorsa kaldırın. Halkın talebi kaldırılması yönündeyse, buna göre bir karar verilsin. Halk ne derse o olur” açıklaması geldi…

İşte bu açıklamalar ve ardından siyasilerin konuya dahil olmaları ile tartışmalar alevlendi ve en son Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’ın yazısı ile de bu mevzu  tavan yaptı;

Dilipak’ın  bu sözleşmeyi savunanlar için kaleme aldığı yazı sonrası adeta linç edilmeye çalışıldı. Üstüne üstlük, bu sözleşmenin gizlenmiş maddeleri arasında kendilerine de dokunan satır başlarının da olduğu ortadayken, Ak Parti Kadın Kolları da, yazıdaki bazı satırları üzerine aldı ve konuya bir tarafından dahil oldu…

Şimdi çık çıkabilirsen işin içinden;

Bu sözleşmeyi bizimle birlikte imzalayan ABD, İspanya ve  Fransa gibi ülkeler, sözleşme ile  kadın-erkek sorunlarının, aile içi şiddetin, suç oranlarının azalacağını  beklerken bilakis bu tür suçlarda artışlar yaşadılar. En son Rusya konuyla ilgili kamu spotu yayınlayarak, bu sözleşmeyi kabul etmeyeceğini bildirdiği bilinmekte…

Şimdi kamuoyunda kafalar karışık;

Kendi kendimize çatışma ortamları yaratmayı ne çok seviyoruz…

Bu konuda bir çok aydın, toplum bilimcisi şimdilik kenarda dursa da, kafalardaki sorular belli;

Bu sözleşme hangi akıl oyununun bir ürünü, hangi ellerde yazılıp son şekli verilmiş bir metadır acaba?

İçerisindeki maddeler tek tek incelenip, nereden bizim toplumda fitne ve kavga eylemlerine sebep olabileceği yeterince tartışılmış mıdır?

Bu sözleşme kadınların erkekler karşısında eşit olduğunun, kadın haklarının tüm toplumlarda aynı değer ya da özgürlükler kapsamında ortak bir vesika olduğunun yazılı bir akti midir, yoksa birilerinin dediği gibi bu bir Siyonist CIA-MOSSAD operasyonu mudur?

Yoksa Dilipak’ın da yazdığı gibi Bu sözleşme ile sağlanmak istenen kadına şiddetin önlenmesi değil, ailenin, iffetin, namusun yargılanması mıdır?

Son dönemde ülkemizde kadına dayalı şiddet, aile içi kavgalar ve özgürlükler noktasında kopartılan fırtınaları absorbe etmek için Ak Partili kadınlar da bu sözleşmenin özünü bilmeden açıklama ve Dilipak aleyhine davalar açmaya başlamaları da , bir hezeyanın ve düşünülmeden alınan kararların bir yansıması olmuştur. 

Bugün Dilipak’ı tu-kaka ilan eden Ak Parti kadınlarının, bu kalemin geçmişte bugün savundukları dava için neler yaptığını unutmamaları gerekirdi…

28 Şubat’ın o karanlık günlerinde bugün başlarına büyük bir zevkle takıp her türlü alanda özgürce dolaştıkları örtüleri için, üniversite kapılarından alınmayan türbanlı hanım kızlarımız için nasıl bir mücadele ettiğini ne yazık ki hatırlamıyorlar!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ilgili Bakanlar , Kadın dernekleri, STK’lar bu konuyu bir an önce bir akte bağlaması gerekiyor. Her kafadan bir ses çıkmasın, birilerinin yazdığı 25-30 sayfalık bir sözleşme için toplumda daha fazla gerginlik ve polemik hatta kaos yaşamasın. Bu işin adı koyulsun. Ya bu sözleşme gerekli değişiklikler ve uyarlamalarla ortak bir mutabakat ile kabul edilecek, ya da 9 sene önce atılan bu imza geri çekilecek.

Bu arada, bu işin  savunuculuğunu, sosyal medyada, gazetelerde verdikleri cafcaflı ilanlarla yapan üç beş holdinge de bir iki laf etmek gerek;

 Sizin işiniz ticaretinizi ve üretiminizi yapmak. Bırakın toplumun kafasını karıştırmayı. Biz sizin bu ülkenin huzurunu ve barışını ne kadar düşündüğünüzü, gezi olaylarında yaptıklarınızdan  biliyoruz zaten!

Artık  kendi işinize, ticaretinize bakıp , bu toplumun ayarları ile oynamayın  artık!