Habib Yücel’le çok özel!
Adını daha önce Kırmızı Limon Yapım sayfasında gördüğümüz, bir çok ulusal gazetede okuduğumuz yönetmen Habib Yücel ile yönetmenlik ve televizyona dair en merak edilenleri konuştuk.
Habib Yücel kimdir?
Habib Yücel 1988 Ankara doğumlu. 3 kardeşiz. Babam Devlet Tiyatrolarında kondüvit idi. Üniversiteye kadar Ankara’da okudum. Gaziantep Üniversitesi Radyo-TV Yayıncılığı bölümünde önlisans eğitimini tamamladım, sonrasında ise dikey geçiş yaparak Marmara Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde lisans eğitimini tamamladım. 11 yıldır çeşitli şirketlerde, haber sitelerinde, tv kanallarında, reklam ajanslarında çalıştım. 2016 yılının Kasım ayında ise yapımcı dostum, ablam (ben Reis diyorum ona) Sultan Can Sarıtaş ile Kırmızı Limon Yapım’ı kurarak insan hikayeleri temalı belgeseller çekmeye başladım. Kırmızı Limon Yapım’ın ikinci belgeselini çektiğimiz gün eşimle tanıştım. Şu an evli ve bir çocuk babasıyım.
Neden “yönetmenlik”?
Her şey eve bir kamera gelmesiyle başladı. Klasik hikayedir aslında. Annenin, babanın vs. hediye ettiği bir kamera ile başlar ya, benimkisi hediye bir kamera ile değil, emanet bir kamera ile başladı. İlkokul 3. sınıftaydım o zaman. Babamın bir arkadaşından emanet alarak eve getirdiği amatör bir el kamerası ile tanışmış oldum kameralarla. Sonrasında bu cihaz aklımdan hiç çıkmadı. Evdeki yastıkları omzuma koyarak ‘Kameramancılık’ oynadığımı gören babam 2 sene sonra bir kamera aldı bana. Analog, kasetli bir kamera… Yıl 1999. Dijital kameralar yoktu henüz. Bu kamera ile tv dünyasına ait her şeyi merak etmeye, incelemeye başladım. O dönemler internet yok, bilgisayar yok.. İmkanlar kısıtlı… Çektiğim bir görüntünün üzerine yazı, müzik eklemek benim için büyük olay… İlk zamanlar VHS bantlar üzerine çektiğim görüntülerin kurgusunu yapmaya çalışırdım. Basit kurgular bunlar, ham görüntüleri çekiliş sırasına göre değil de kafandaki sıraya göre dizmek… 3-4 sene sonra ilk bilgisayarıma sahip olunca ‘dijital kurgu’ diye bir şeyin varlığını keşfettim. İşte bu keşif benim kurgu becerimin temellerini oluşturdu. Çektiğim bir görüntüyü ‘Capture’ ederek bilgisayara aktarabiliyor, bilgisayar üzerinde kurgu programları sayesinde dilediğim gibi müzik, yazı, efekt vs. ekleyebiliyor, basit filmler yapabiliyordum. İlk zamanlar edindiğim amatör kurgu programlarını kullanıyordum, sonrasında babamın Devlet Tiyatrolarından getirdiği profesyonel bir kurgu yazılımıyla da tanışınca profesyonel kurguya giriş yapmış oldum. Bu tanışıklık bana yönetmenliğin ilk adımlarını attırmış oldu. Çünkü içimde sürekli bir şeyler çekmek ve onları güzelce kurgulamak vardı. Ve bu filmleri en yakınlarıma izletip, onların tepkilerini görmek çok güzeldi. Aynı zamanda profesyonel filmleri inceliyor, oradaki çekim açılarından tutun, ışığa, kurguya, sese kadar her şeyini inceliyor ve kendim de uygulamaya çalışıyordum. Tüm bu bilgi birikimleri bana lisede ilk kısa filmimi çekme hissini doğurdu. Bir fıkrayı uyarlamıştım. Fıkrada iki karakter vardı, iki karakteri de ben oynadım, sonra kurguda bu iki karakteri karşılıklı birleştirip konuşturdum. Aynı görüntüde iki tane ben… Bu ilizyon o kadar hoşuma gitti ki, bir tutkuya dönüştü. Gerçekte olmayan bir şeyi gerçek gibi göstermek, ama gerçeklikten uzaklaşmamak… İşte bu tutku bana ikinci filmimi yaptırdı. Aynı şekilde yine 2 tane ben olacaktım, ciddi bir senaryo yazacaktım, sinematik bir tadı olacaktı. Nitekim tam 1 yıllık çalışma sonunda 20 dakikalık bir kısa film çekmiştim. Şu zamana kadar süre olarak en uzun sürede çektiğim filmdir. Bu filme gelen yorumlar beni o kadar motive etmişti ki… Hatta Ankara’da bu filmden ötürü beni yoldan çevirip “Ben senin filmi izledim, seni tanıyorum.” diyen bile olmuştu. Fıkra uyarlaması filmimle başlayan ve bu filmle devam eden bu tutku bana yönetmenliğe giden yolları açmıştı. Bu film şeytan ile insan arasındaki savaşı sorgulayan, ismi vesvese anlamına gelen ‘Lümme’ isimli filmimdir. Ben artık böyle etkileyici hikayeler çekmeliydim ve insanlara hayatın gerçeklerini sorgulatıcı, düşündürücü hikayelerin peşinde olmalıydım. İşte bu nedenlerle film çekiyorum.
Yönetmenlik hayatınızı olumlu ya da olumsuz etkiliyor mu yani var mı bir meslek hastalığı?
Beni değil de eşimi etkiliyor sanırım. J Beraber izlediğimiz her filmdeki çekim hilelerini, görebildiğim hataları direkt söylüyorum. O nedenle ‘Her şeyi söylüyorsun filmden zevk alamıyorum!’ diye tepki görüyorum. Aslında buna meslek hastalığı demekten ziyade algıda seçicilik demek daha doğru sanırım. Çünkü çocukluğumdan beri ne izlersem izleyeyim, onu analiz eden bir gözle izliyorum. Yani çekim açıları, kurgusu, renk düzenlemesi, ışığı, efektleri; teknik olan her şeyi kafamda analiz ediyorum. Yönetmenliğin hayatımı olumsuz etkileyen bir tarafı olmadı ama olumlu olarak etkilediğini söyleyebilirim. Çünkü peşine düştüğüm hikayeler bana, yeni bakış açıları, yeni insanlar, yeni hayat hikayeleri olarak geri dönüyor. Yaşama dair bakışımı geliştiriyor, farkındalığımı artırıyor, empati yeteneğimi artırıyor. Yeni şeyler öğreniyorum. Olumlu katkısı çok fazla.
Kırmızı Limon Yapım nedir? Hikayesi nedir?
Kırmızı Limon Yapım’ın hikayesi de bir gazete kupürü ile başladı. J Bir gazetede bir haber görmüştüm, İstanbul’a çalışmak için ailelerinden ayrılıp gelen ve bir otelin odasını kiralayarak burada beraber kalan insanların hikayesi… Bu hikayeyi belgeselleştirme hayali kurdum, kupürü kestim, sakladım. Tabi bu yolda bana bir ekip arkadaşı gerekliydi. 2016 yılının son zamanlarıydı, bu hayalimi daha önce bir şirkette beraber çalıştığım arkadaşım, ablam Sultan Can Sarıtaş’a anlattım. Kendisi de iletişim fakültesi mezunu ve TV dünyasının tozunu yutmuş birisiydi. Şu anda da TRT’de çalışıyor. “Haydi!” dedi, “Ne duruyoruz, gidelim o oteli ve o insanları bulalım!” Böylelikle Kırmızı Limon Yapım’ın temelleri atılmış oldu. Çektiğimiz ilk film olan ‘İnsan Hali’nde gazete kupüründeki o hikayeyi bulamadık, çünkü aradan zaman geçmişti ve o insanlar gitmişlerdi. Fakat başka bir hikaye bulduk, bu hikayeyi çektik. Kırmızı Limon Yapım şu an bir Youtube kanalı. Bir kamera, bir tripotla başladık. Zamanla ekibi ve ekipmanları geliştirdik ve gelişmeye de devam ediyoruz. Çektiğimiz belgeselleri öncelikle Youtube kanalımızdan paylaşıyoruz. Fakat şu günlerde TRT Belgesel son belgeselimizi çok beğendi ve kendi kanalımızdan önce TRT Belgesel’de özel bir versiyonu yayında olacak.
İlk çalışmanız neydi? Öğrenci iken ürettiğiniz projeler?
İlk olarak lise yıllarında bir fıkra uyarlaması olan Alaca Didim Geyiği’ni (2006) çektim. Bu film absürt komedi idi fakat benim açımdan film dünyasına girişimi sağlayan eğitici bir filmdi. Bir sene sonra ise Lümme (2007) isimli kısa filmimi çektim. Sonra Gaziantep Üniversitesi Radyo-TV Yayıncılığı bölümüne başladım ve burada Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kısa film yarışması için Hayat Bir Oyun Değildir (2009) isimli, trafik konulu kısa filmimi çektim. 1 buçuk dakikalık bu film o dönem TV kanallarında kamu spotu olarak gösterilmişti. Sonrasında bölümdeki hocalarımdan Öğr. Gör. Esin Dedemoğlu hocamın da rol aldığı Kaderi Yazmak (2010) isimli filmimi çektim. Hem hocamızın oynaması, hem filmdeki efektler, açılar ve kurgusu bölümde filmi popüler yapmıştı. Üniversitenin cep sinema salonunda da gösterilmişti. Gaziantep Üniversitesinden mezun olurken de Dil Sorunu (2010) isimli filmimi çektim. Dikey geçiş ile Marmara Üniversitesi Radyo, TV ve Sinema bölümüne geçtikten sonra ise yönetmenliğini bir sınıf arkadaşım ile beraber üstlendiğimiz Senin Hikayen (2013) isimli filmi çektik.
Çalıştığınız belgeseller daha çok sosyal sorumluluk projesi gibi böyle devam edecek mi? Bir değişiklik planlıyor musunuz?
Liseden üniversiteye geçişte Radyo-TV seçerken hep şunu geçirdim içimden ve duam o yönde oldu; hem film yapayım, sevdiğim işi yapayım; hem de bu filmler boş filmler olmasın, faydalı rehber olabilecek filmler olsun… Yani bir derdi olsun filmin. Bir mesaj taşısın ama bunu taşırken asla sıkmasın, göstere göstere vermesin bu mesajı.. Ajitasyon olmasın ama hayatın gerçekliklerinden de uzaklaşmasın… Görüyorum ki dualarım kabul oluyor. Güzel insanlarla tanışıyorum, güzel hikayeler aktarıyorum… Bunlar benim için harika kazanımlar… Filmlerim sosyal sorumluluk projesiymiş gibi algılanabilir fakat bağımsız yapımlar. Her hikayeye kendi isteğimle yöneldim. Bundan sonra da bu bahsettiğim doğrultuda ilerletmeyi düşünüyorum. Tabi elbette farklı tarzlar da deniyorum. Mesela geçen sene Covid-19 salgınından ötürü evinde kalmak durumunda olan insanların evde yaşadıklarını, evdeki çalışma ortamlarını konu alan ev yapımı belgeselimiz Evde Kalanlar bu farklı tarza bir örnek.
Bir çok projenizde sıra dışı ve güçlü insanları ekrana getiriyorsunuz, çekimini yaptığınız insanlarla aranızda bir bağ oluyor mu?
Oluyor elbette. Çünkü bir belgesel için defalarca çekime gidiyoruz. Çekimini yaptığımız insanların aileleriyle tanışıyoruz. Haliyle bir samimiyet, dostluk oluşuyor. Güçlü insanlar yaşam tarzlarıyla etkiliyor bizleri. Rehber oluyorlar hatta. Bu nedenle belgesel bitip yayına alındıktan sonra bile bir şekilde iletişim sürüyor, en azından sosyal medyadan iletişimde kalınıyor veya yüz yüze görüşülüyor. Tabi tam tersi de oldu bu durumun, olmadı dersem yalan olur. Değişken bir durum kısaca.
Türk televizyon dünyasının (sinema, dizi, belgesel vs) gözünüze çarpan en büyük eksikliği sizce nedir?
En genel sorun zaman ve para sorunu diyebilirim. Kaynak, zaman, yapımcı kısıtlamaları (veya sansür diyebiliriz buna) ve popülizm kaygıları… Ancak bu mevzuyu tek başlıkta incelemek çok doğru olmaz. Öncelikle ayırmak lazım, sinemanın sorunları, dizilerin sorunları, tv dünyasının sorunları vs. gibi… Çünkü farklı dallar ve her birinin kendine has sorunları var. Bana göre bu sorunların en başında da izleyiciler var. Çünkü izleyici bunu izliyor diye birbirinin benzeri yapımlar yapılıyor, komedi tutuyor diye hep komedi çekiliyor. TV dünyasında da bunu görebilirsiniz, bir program tutarsa hemen benzeri formatlar yapılır, aynı şey dizilerde de var. Bir de büyük bir tekelleşme var. Yani film dünyasını, tv dünyasını İstanbul ve İstanbul merkezli firmalara sıkıştırmışız. Filmleri hep aynı kişiler yazıyor, aynı firmalar, aynı kişiler çekiyor. Bu nedenle fikirler sığlaşıyor, hikayelere hep bir İstanbul etkisi/kültürü giriyor. Anadolu’da film yapmak isteyen insanların neredeyse hiç şansı yok. Halbuki bir yörenin derdini en iyi o yörenin insanı bilir. Bu durum sosyal medyayla kırılıyor biraz ama bu noktada da finans sorunu var. Potansiyeli yüksek de olsa yeterince sermaye sahibi olmadığından iyi yönetmenler, hikayeciler, senaristler, kurgucular vs. kaybolup gidiyor… Bir de ticaret ve sanat ikilisini bir türlü bir araya getiremeyişimiz en büyük eksikliklerden. Sanat filminde seyirci ve para kısmı eksik kalıyor, ticari filmde de sanat kısmı eksik kalıyor. Dengeyi bulabilirsek kalitemiz yükselecektir.
Daha öğrenci olan ve yönetmenliğe doğru yol alan gençlere ne önerirdiniz?
Ben kendime asla ‘Ben oldum, ben tamamım!’ demem, diyemem. Aksine kendimi hep eksik ve geliştirilmesi gereken çok yönü olan biri olarak görürüm. Bu nedenle gençlere ne kadar rehber olabilirim bilmiyorum ama naçizane tavsiyelerim var elbet. Bu işe gönül koydularsa öncelikle kendilerini çok zorlu bir yolun beklediğini bilsinler. Şimdiki imkanlar bizim zamanımızdaki gibi değil. Şimdi bir telefonla bile film çekebilirsiniz, ancak ben profesyonel dünyaya geçiş aşamasında çok katkısı olacak olan DSLR (veya aynasız) bir kamera öneririm. Bol bol fotoğraf ve video çeksinler (elbette selfi çekmekten bahsetmiyorum), temel fotoğraf ve video bilgisi edinsinler. Bir şeyler çekmeyi, bunları izletmeyi, yorumlatmayı asla bırakmasınlar. Kurgu bilgisi edinsinler ve geliştirsinler. İlla kurgucu olmak zorunda değilsiniz, ama kurgunun temellerini öğrensinler. Usta isimlerin filmlerini, çekimlerini takip etsinler. Hem kendi sektörleriyle ilgili hem de genel kültür anlamında bol bol okusunlar. Asla film çekmeyi bırakmasınlar, her film yeni şeyler öğretir. Bütçeye göre konu seçilebilir ki zaten öyle olacaktır. Ve bu filmleri değerlendirmek üzere yarışmalara, festivallere, tv kanallarına, yayıncı platformlara göndersinler. Yayıncı kuruluşlarla iletişime geçmekten çekinmesinler. Bu sektör pasif olmayı kabul etmiyor, olabildiğince aktif, girişken olmak gerek. Daha öğrenci iken bile kendi alanlarıyla ilgili yarı zamanlı bir yerlerde çalışabilirler veya okullarında kısmi zamanlı öğrenci olarak çalışabilirler. Görecekler ki bu çalışma kendileri için altın değerinde bir kazanım olacak.
Sosyal medyanın günlük hayata bu kadar etki ettiği ve herkesin iyi bir yönetmen, iyi bir senarist, iyi bir kurgucu olma yolunda hızla ilerlediği bir devirde profesyonel çalışanların işleri biraz daha zorlaşıyor mu? Neden?
Sosyal medyanın profesyonel çalışanlara işlerini zorlaştırıcı faktör olmaktan ziyade fayda sağlayan bir durumu var diye düşünüyorum. Tabi bu durum sosyal medyayı nasıl kullandığınızla da alakalı bir durum. Ama pek çok profesyonelin bu mecralarda işlerinden örnekler paylaşarak reklamını yaptığını görüyorum. Bu sayede daha geniş kitleye ulaşma imkanı var. Mesela kişisel olarak tanımadığım halde işlerini görerek takip ettiğim pek çok drone operatörü, vfx (efekt) editör, fotoğrafçı, görüntü yönetmeni gibi insanlar var. Bu insanların paylaşımları benim için bir eğitim, bir bakış açısı, ufuk açıcı bir fikir olarak geri dönebiliyor. Bu nedenle sosyal medya biz profesyonellerin işini kolaylaştıran bir araç aslında. Mesela kurguda içinden çıkamadığım bir sorunun Youtube üzerinde kolaylıkla çözümüne ulaşabiliyorum. Tabi bu durum tamamen sosyal medyayı nasıl kullandığınızla doğrudan alakalı. Herkes için böyle anlamlar ifade etmeyebilir. Diğer yandan sosyal medya işlerini paylaşma, yayınlama ortamı oluşturması açısından profesyonellerin ilk tercih yeri olabiliyor. Biz de Kırmızı Limon Yapım’a Youtube üzerinden başladık, bize TRT Belgesel’e uzanan bir yolculuk oldu…
Kısa bir süre sonra TRT Belgesel ekranlarında seyredeceğimiz son projeniz “Kozadan Çıkmak” hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?
Doktorların yaşamaz dediği ancak bugün 10 yaşına gelen ve özel gereksinimli bir çocuk olan İpek Bade’nin ve ailesinin hikayesi Kozadan Çıkmak. Bir annenin, umut dolu, aşk dolu, mucize dolu hikayesi… Annesi Hatice Beyza Bulut’un kabullenmekle başlayan değişim hikayesinin, bugün başka annelere de nasıl rehber olduğunun; sevgiyle, ilgiyle büyütülen çocukların engelli çocuklar dahi olsa ne derece gelişim gösterebileceğinin ve en büyük engelin sevgisizlik olduğunun belgeselidir Kozadan Çıkmak. Bu belgeselimizi TRT Belgesel çok beğendi ve bizden kendi kanalları için özel bir versiyon istedi. Özellikle ajitasyon olmadan yaklaşılması ve engellilerin yaşadığı sıkıntıların çözümlerine odaklanması ve bu noktada Hatice Beyza Bulut, eşi Alper Fatih Bulut ve İpek Bade’nin kardeşi Ali Aras Bulut’un örnek yaşamları belgeselimizin beğenilmesine neden oldu. Bir de girişten sonraki sekansımızı da oldukça dikkat çekici buldular. İlk kurgusu 60 dakika olan bu belgeseli, 31 dakika olarak TRT Belgesel’e özel olarak yeniden kurguladık. 31 dakikalık kısım TRT Belgesel’de yayınlandıktan hemen sonra 60 dakikalık orijinal versiyon Kırmızı Limon Yapım Youtube kanalımızda yayında olacak.
Bizlere zaman ayırdığınız için Gazete Gebze Kültür Sanat Ekibi adına çok teşekkürler!
Ben teşekkür ederim bu güzel röportaj için.