MUTLULUK ADIMI

Uzun uzun dinliyorum. Kırgınlıklar,beklentiler,yaşanmak istenip yaşanamayanlar, hatırlanmak istenmeyen fakat yaşananlar,hayaller,umutlar,bazen umutsuzluklar,bazen de kocaman bahanelerin ardına saklanıp kulluk gücünü kullanmayıp şikâyeti yoldaş seçenler! Herkesin kalbini meşgul eden bir dünya imtihanı var şüphesiz. Burası dünya, herşey tamam olsa cennet olurdu…

Bazen yeni yuva kuranların,bazen de yıllanmış evliliklerin hikayelerinden bambaşka farkındalıklara kapı aralanıyor. Kozasında bekleyen kelebek misali bir serüvene şahit olurken mutlulukla dolan yüreğim, kimi zaman da daldan düşen son yaprağa bakar gibi hüzünleniyor. Dünya denilen imtihan alanında herkes tercihini yaşıyor. Koşup koşup gayretle iyi olacağına inananlar,insan üstü bir çabayla elini taşın altına koyanlar,”kim ne yaparsa yapsın,ben kulluğuma/insanlığıma yakışanı yapmakla meşgulüm” kararlılığı ile ebedi saadeti seçenlerin yanında “hep ben mi uğraşacağım?” deyip vazgeçenler…Aslında herkes kendine yakışanı yapıyor.Önemli olan hesap gününde “ben üzerime düşenin en iyisini yaptım” diyebilmek,sadece Allah rızası için… Yaptım herşeyi ama olmadı/olmuyor denilen yer tam da imtihan kısmı vesselâm!

Eşler arası aksaklıklar üzerine çalışırken, duymayı en sevdiğim kelime ; “seviyorum” kelimesi…
“Tüm bu yaşananları bir kenara bıraktığınız zaman, eşinizi seviyor musunuz?” dediğimde o ışıldayan gözler, yolumuzu aydınlatıyor aslında. Ah bir de, dolan gözler ve “bilmiyorum” cevabı var.

Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.(Rum/21)

Sevgi ve merhamet temeline mi oturtuluyor yuvalar? Yoksa güzellik,maddiyat başta olmak üzere eriyip giden şeyler mi öncelik kazanıyor? İnsanın önce kendini keşfetmesi gerekir.Evlilik okulu programlarında gençlere soruyorum;
“Evleneceğiniz kişide aradığınız özellikler nelerdir?” diye. Uzayan bir liste var ki, destan misali 🙂
“Asıl soruya hazır mısınız?” diyorum,heyecanla bekliyorlar;
“Peki böyle biri sizi neden nikâhlasın?” :))
İşte bu soru soğuk duş etkisi yapıyor tabiri caizse. Herkes iyiyi,güzeli,kusursuza yakını ararken, o “harika” tabirinin içini, kendisinin doldurup doldurmadığının ne kadar farkında?

“Değersizlik duygusu” çokça konuşuluyor. “Bu duyguyu yaşatacak bir tepki almaya sebep olan nasıl bir etki yapmış olabilirim karşımdakine? ” sorusunu kaç kişi kendisine sordu desem? Etki / tepki meselesini unutmamak gerekir. Bireysel görüşmelerde ya da seminerlerde zaman zaman anlattığım şu örneği sizlerle de paylaşayım kıymetli okuyucular…
İlk evliliğinde amiyane tabirle “huysuz” olan kadın/erkek, ikinci evliliğinde şaşırtıcı derecede farklı davranıyor,prenses/prens misâli! Aynı kişi nasıl oluyor da böyle olabiliyor dersiniz? “İlk eşine ne çektirdi,şu hâle bak şimdi,aşk böceği olmuş” diye dedikodu malzemesi oluyor belki de! 🙂 Karşısındakinin tavrı,kendi tavrında da belli ölçülerde belirleyici oluyor ve dolayısıyla nazik tavırların etkisi bir prensin/prensesin gün yüzüne çıkmasına vesile oluyor.

Değer verilen, nazik davranış bekleyen, tebessüm ve ilgi ile gözünün içine bakılmasını bekleyen bir eş öncelikli olarak beklediği tavırların bizzat uygulayıcısı olmalıdır. Karşısından bunları isteyen ve huzurlu yuva hayali kuran bireyin, nobran davranması tezat değil mi? Zariflik ve ince anlayış beklerken kelimeleri ile yıkan,yakan bir eşin, hayalini kurduğu hedefine giden yolda olmadığını farkettiği anda herşey değişmeye başlıyor. Bu nedenle “değişim sende başlar” tabirini kullanıyoruz. Kendimizde farkettiğimiz ve gelişmesi gereken bir tavrımızı dahi kolayca değiştiremezken, yıllarca karşımızdaki değişsin diye bekleyip zamanı,en güzel yılları heba ediyoruz vesselâm.

“Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç beklemek deliliklerin en büyüğüdür” der Einstein. “Yıllardır anlatamadım,yıllardır söylüyorum” serzenişlerimiz varsa gözden geçirmeli. Yıllardır denenmemiş ve denemeye değer olan yolları,yeni yolların kendimize en uygun olanını keşfetmek gerekiyor.Danışanlarıma verdiğim örneği sizinle de paylaşayım;
Diyelim ki eve bir kalem gerekli.Ve siz turuncu kalem istiyorsunuz.Fakat eşiniz de mavi kalem istiyor. Siz mavi, eşiniz turuncu rengi sevmiyorsunuz. Ve karşılıklı olarak birbirinizi ikna etmeye çalıyorsunuz;
-“Ama turuncu çok enerjik,en güzel renk.Ben bunu seviyorum” diye başlıyorsunuz ikna çabasına.
-“Ben turuncuyu sevmiyorum,asla olmaz.Mavi daha ferah, bence bu olmalı” diye eşiniz de kendi savunma ve ikna cümlelerini ardı ardına sıralıyor.
Sonuç? Dünyada “ikna” diye birşey geçerli olsaydı Peygamberler kavimlerini ikna eder ve geldikleri zamandaki herkesi ehl-i iman yaparlardı. Yani?
Yani evlilik saygı sınırları içinde,farklılıkları kabul etmeyi öğrenmektir. Çözüm şudur;
Eve kalem lâzımsa ortak bir kararla ikimizi de memnun edecek rengi bulmayı başarmalıyız. Usulca mavi ve turuncuyu kenara bırakıp, o iki renk dışındaki onlarca renk içinden ikimizi de tebessüm ettirecek olanı keyifle birlikte seçmek…