BENİ DUYAR MISIN?
Hocam herkesle kahve nasıl içilir?
Herkesle kahve içerseniz dokunmaz mı?
Herkesle bu kadar samimi misiniz?
Canınız sıkılmıyor mu?
Sizinle konuşmak beni tazeliyor.
Buraya uçarak geliyorum.
Ama görüşmeler bitince özlerim ben sizi…
….
Bunlar danışanlarımdan sıkça duyduğum sözler Elhamdülillah. Çoğu kadın “değersizlik” hissi ile gelirken, onu kahvesini yudumlarken nasıl yalnız bırakırım ki? Bazen her biriyle birer yudum, bazen sonuna kadar her kahveyi bitirip midemi çıldırtmak,bazen de midemin iyi olmadığını söyleyip izin isteyerek içtiğim kocaman bardak suyum… “Gönül ne kahve ister ne kahvehane,
gönül muhabbet ister kahve bahane…”
“Süreçler tamamlanır elbet ama arkadaşlık bâki” diyorum. Herbir yürekte eksik bir yan var ama eşinden, ama anne/babasından ya da evlâdından… Kimse kimsenin yerini dolduramaz elbet ama nefes almasına yardımcı olacak bir alan açarsa şükür sebebidir.
Dinlemeyi unuttuğumuzdan, anlamaya odaklanmadığımızdan, empatiden kaçtığımızdan kaynaklanıyor tüm iletişim problemleri. İyi iletişimi sadece konuşmaktan ibaret sanıyoruz. Mevlânâ Hz.;
“Dertli insan içi duman dolu bir odaya benzer. Onu dinlemek, o odaya bir pencere açmak gibidir. ” buyurur. O yüzden muhatabımızı dinledikçe duygusunu farkeder, onun cinnet değil cennet sebebi oluruz.
“Dinlemez ki, dinlese de anlamaz ki, beni zaten hiç anlamadı ki” cümlelerini sık duyar olduk. Oysa anne/baba evlâdını, eşler birbirini nasıl dinlemez ki? Hayatının temelinde olan insana gerekli ihtimamı göstermeden huzur beklemek ne kadar büyük saçmalık değil mi? Bilirsiniz; evimizdeki çiçekleri uygun olan yeri tespit için düşünürüz. Cinsine göre ne kadar ışık almalı, ne sıklıkta sulanmalı, temizliği,bakımı,vitamini… Bir bitkinin bile büyümesi ve sağlıklı olması için ne kadar ihtimam gösteriyoruz.Zahmetsiz rahmet olmaz.O hâlde alınganlık yapan ebeveynimizi,huysuzlanan yavrumuzu, trip atan eşinmizi, alınganlık yapan arkadaşımızı dinlesek ne değişir hayatımızda? Emin olun çok şey! Sıkıntısını çözemeseniz dahi, “yanındayım” duruşudur dinlemek. Dinlenilen insan özel hisseder.
“Bir insanın mutlu olması için ihtiyacı olan tek şey; sevdiği insanın ilgisinden başka birşey değildir.”(Victor Hügo)
“Allah insanlara iki kulak, bir ağız vermiş.Az konuşsun çok dinlesin diye” derdi büyüklerimiz. Çok konuşup az dinleyen bir topluluk olduğumuzdan mütevellit, yürek bağları çözülüyor bir bir… Aslında dinlemenin de ötesinde, anlamaya gücümüz yol yada anladıktan sonra alacağımız sorumluluktan kaçıyoruz. Her ilişki bir sorumluluğu getirir beraberinde.Seni dinlersem anlarım,anlarsam yapmam gerekenleri farkederim.Farkettiğim şeyi yönetebilirim.Yani farkettiğim hâlde konuşulan konuya dair adımım yoksa, asıl sorun burada başlar. O hâlde en iyisi dinlememek! Dinlememek bu mudur yani? Belki, kısmen,zaman zaman…
Peki ya dinlemek? “Birşey yapamayacağını biliyorum ama beni dinlemen bana iyi geliyor. Üzerimdeki yük iniyor, zaman zaman da dert edindiğim şeyin ne kadar önemsiz olduğunu farkediyorum.iyi ki varsın!” dedirtiyor.
İnsanı değerlendiren, insanlığın hakkını vererek yaşamaktan ibarettir. İnsan duyduğu şeye dikkatini verir ve gözleri ile yüreğine süzer her bir kelimeyi. Kelimeler zihnimizde anlam kazanır ve kalbimizi/duygularımızı harekete geçirir ve sonunda duygularımız davranışlarımıza yön verir.Bu nedenle insan muhatabını dinlemeli ki, onunla olan iletişim stratejisini keşfedebilsin, sağlıklı iletişim kurabilen…
“Dimdik duran güllerin sesini açın
nasıl dönüyorlar güneşe
duymak istiyorum” diyor şair… Duymalı,duyduğunu anlama çabası olmalı insanın ve elbette anladığı şeye dair bir adımı olmalı ki, kulluk gücünü kullanmış olsun …
Ya Rabbi! Yüreklerimize ilahi kelâmın inceliğini duyur ki, her bir yarattığın kulunu senden ötürü zarifçe dinleyebilelim, hep kulağımızla hem de kalbimizle… (Amin)