TUTAR MISIN BENİ?
Üç aylar girdiğinden beri hemen her programda kendi aciz nefsim başta olmak üzere, hanımefendilere hep şunu söyledim;
“Madem af ve mağfiret iklimine girmeye hazırlanıyoruz adım adım. Gelin bayram sabahına kulluğumuza yakışmayan bir huyu, davranışı, alışkanlığı ya da duyguyu götürmeyelim, ne dersiniz ? Herkes bilir onun ne olduğunu! Neyle mücadele edeceğimizi bilmek, adımlarımızı kolaylaştırır şüphesiz.
Yılda bir ay kulluk kampı tadında değil mi Ramazan ayı? Gelip tutacak bizi … Nefsimizin zorladığı ne varsa, sımsıkı elimizden tutup; “sen iman ettin, kulluğuna yakışmaz.şimdi nefsinden fedakârlık et, sonsuzlukta rahat edeceksin, bak dünya kimseye ait değil…elbette bitecek bir gün” diyecek. Ve biz Ramazan sonuna kadar, Kurban bayramı gelmeden nefsimizin arzularından Allah rızası için kurban etmeyi de öğrenerek çıkacağız inşallah. Ve öncelikli olarak Ramazan Bayramı sabahında anlayacağız Ramazan ayının bizi tutmasına izin verip vermediğimizi!
Otuz gün boyunca, tam seher vaktinde hiç üşenmeden kalkıp soframızı kurduysak, bayramla birlikte seher vaktinde uyanışlarımız devam ediyor olmalı! Sema kapılarının açılıp duaların kabul edildiği saatte ayakta olan insanın işi midesi değildir zira! Nefsin terbiyesi için oruç tutulurken, ziyafete dönüşen sahur ve iftar sofraları ile bu mümkün olabilir mi?! Özellikle teheccüd vaktinde sadece mutfakta vakit geçirmek, nefsi ve bedeni doyumsuzluğa sürüklerken, kulluğu ve ruhumuzu manen doyuracak kıymetli saatlerden mahrum kalmak demektir. Asıl amaç yemek değil, teheccüd namazı, ibadet ile manevî doyum ve kulluk bilinci kazanmaktır. Bayram sabahına teheccüd ile uyanamıyorsak, sadece aç kalma korkusundan bir ay gece uykumuz bölünmüş demektir. Ramazan ayı ile
radyo misali, kulluğumuzdaki cızırtıları doğru frekansa getirmeye çalışıyoruz. Tutulan oruçlar, verilen zekâtlar,fitreler, teravih namazı coşkusu… Her ibadetin hayata yansımalarını görmemiz, göstermemiz elzem… Çünkü sadece kendimizden mes’ul değiliz. İslâm’ın can bulmuş temsilcisi, her durumda dinin yansımalarını hissettirmelidir.
Filistin gerçeğinin yüreğimize, gözüme battığı şu sancılı günlerde iftarlarımız nasıl olmalı peki? Aile ziyafetlerine mi dönmeli? O çağırdı, ben de çağırmalıyım telâşı? Ben daha fazla yemek yapayım şuursuzluğu! Asla değil! Nefs sadece açlıkla acziyetini kabul etmiş ve biz de her Ramazan açlık ile onu terbiye etmeye niyet ediyoruz yeniden…Fakat;
“gündüz canım şunu çekti,
of iftarı çok kaçırdım, teravih kılmasam mı?” gibi bahanelerin ardına sığınıp af ikliminden nasipsizce mi ayrılmalı mümin?
Tabi ki bayramlaşma konusuna da değişmemiz elzem! Müslüman’a yakışır mı bayram sevincimiz ? Tokalaşmazsak yobaz, el öpmezsek saygısız, haremlik/selâmlık oturma düzeni sebebi ile irticacı mı oluruz yani? Kimin ne dediği kadar yaratan,rızık veren, hadsizliklerimize rağmen af kapısını son nefese kadar açık tutan Rabbimiz’in rızasını gözetseydik keşke…
Hoşgeldin onbir ayın sultanı…
Hoşgeldin af ve mağfiret iklimi…
Hoşça geldin yüreğimize,hayatımıza…
Kulca toparlanmamız için tutar mısın bizi, beni…
Affedilmiş olarak bayrama ulaşan müminlerden olmak duası ile kıymetli dostlar… Hürmet ve dua ile…