KENTSEL DEĞİL RUHSAL DÖNÜŞÜM?!
Farklı hayat hikâyelerine, farklı kültürlere, farklı bakış açılarına yoldaşlık ediyorum her gün… Kimi yaşayamadığı çocukluğunun sancılarını bugünlere ısrarla taşırken, kimi de tüm yaşayamadıklarının faturasını tahsil edecek birilerini bulma derdinde! Kimi inadına büyümekten kaçıp, sorumluluktan korkarak evleniyor. Kimi evlendiğini idrak edemiyor. Kimi kendince iyilik ettiğini düşünerek, kurulan yuvanın temelinin sallanmasına sebep oluyor.
Hepsinin belki de atladığı,zaman zaman unuttuğu,unuttuğu için de ruhunun isyanlarına maruz kaldığı en önemli şey; inanç… Bir Müslüman’ın ebediyet yolculuğunda kim olduğunu,var oluş sebebini her zaman zihninde diri tutmaya ihtiyacı var. Önce kul olduğunu, insanî vazifelerini şuurlu bir şekilde yapabilmek için kendini keşfetmiş olmalı. Sonra da “ölmeden olma” yolculuğu için çabalamalı.
Kulluk ve insanlık vazifemizden sonra, her bir insanın farklı farklı sosyal rolleri vardır. Eş, anne/baba, evlât, gelin/damat, komşu, arkadaş, doktor, öğretmen vs … Her bir rolün kendi içinde ve birbiri ile ilintili olarak hem güçlü yanları, hem gelişmesi gereken yanları vardır elbet.Kulluk tekâmülü dediğimiz bu değil midir? Kulun, toprağa en olgun hâli ile vuslat tadında kavuşabilme çabası…
Teorik olarak herkesin evet dediği bu genel durum, uygulama kısmında tam bir kaosa dönüşüyor! Eşinden alamadığı ilgiyi özellikle evlendikten sonra geliniyle rekabet hâline girerek almaya çalışan kayınvalideler, ailede saygınlığı ve tecrübesiyle problemlere dokunmak yerine köşesine çekilen kayınpederler, evde bir tencere yemek yapıp süpürünce kendini kahraman ilân edip yorgunum diye kıyamet koparan genç kadınlar, iş dönüşü eve gelince yatıp birşeye karışmadan evli olduğunu zanneden genç adamlar, kızının evini toplamayı kendine iş edinen anneler, damadı kabullenemeyen ya da gereksiz fedakârlıkla idare eden babalar, büyüklerine saygı duymaktan aciz gençler, kendini hayatın merkezinde zanneden çocuklar, menfaati nispetinde ailesini seven(!) çocuklar, eğitimci olduğunu diplomayla kanıtlayıp özünde eğitimden ve insanlıktan bîhaber öğretmenler, insan sevmeyi bilmeyen suratsız doktorlar, malzemeden çalmayı kâr sanan katil müteahhitler derken aileden başlayıp çevreye yayılan bir problemler silsilesi var toplumda!
Var olan sorunları görüp mızmızlanmak çözüme götürmediğine göre, ne yapacağımızı konuşmak gerek! Lgbt oluşumlarını terör örgütü listesine alan Rusya, tiktok yasaklayan Amerika, sosyal medyaya yaş kısıtlaması getiren bilmem hangi gayri Müslim devlet!! Batı hayranlığı ile devletini ve tarihini karalayan gencin dünyadan bîhaber olduğu aşikar… Fakat orada yasaklama olunca tek kelime edilmezken, burada diktatörlükten bahsediliyor olması garip değil mi?
” Bize bir nazar oldu, Cumamız pazar oldu. Bize her ne olduysa, Hep azar azar oldu. ” (A.N.Asya)
Gerçekten azar azar oldu. Sınırsızlık, güven problemidir. Vatan topraklarının etrafınızdaki yüksek koruma olmasa, tehlikeye açık hâle gelmez miyiz? İnsanın da Kuran’da “en güzel şekilde” diye tabir edilen yaratılışını, iman ve ahlâk sınırları ile koruması kaçınılmazdır.
Yani hem Allah’a inanıyorum deyip, hem Allah’ın sınırlarını ihlâl etmeye teşebbüs etmek akıl ve mantığa sığmaz. Karısına zulmeden erkek, güzelliğinin değerini bilmeden ortalığa sunan kadın özgür mü, Müslüman mı, Müslümanımsı mı tartışılır. Önemli olan varlık sebebini unutmadan, dünya defterine nasıl iz bırakmak istiyorsak öyle yaşamaya çabalamak…
Sürekli yenileniyoruz. Modayı, mimariyi, teknolojik gelişimleri vs yakinen takip edip her an bir dönüşüm yaşıyoruz. Şehirler kentsel dönüşümle yeni çehre kazanıyor. Ya ruhumuz,kalbimiz neden iman ettiğimiz dinle dönüşmekte bu kadar direnç gösteriyor dersiniz? Çünkü dönüşüm için, önce var olandan doğan rahatsızlık/memnuniyetsizlik farkedilmeli. İnsan rahatsız olmadığı bir şeyi değiştirmek için harekete geçmez.
Ramazan vesilesi ile ruhsal bir dönüşüm yaşayıp, kulluğun özüne/insanlığın kıymetli formatına dönüşme duası ile kıymetli dostlar…
Baki hürmet ve dua ile…