HARŞİT’TEN SAKARYA’YAŞEHİTLERİN İZİNDE BİR ASIRLIK HAFIZA VE GİRESUN GÖNÜLLÜ ALAYLARI

Sakarya Meydan Muharebesi’nin 105. yılında…
13 Eylül 1921…
Anadolu’nun bozkırlarında 22 gün 22 gece süren bir ölüm kalım mücadelesi sona eriyordu.
Bugün, 13 Eylül 2026…
Aradan tam 105 yıl geçti.
Fakat Sakarya’nın siperlerinde toprağa düşen Mehmetçik için zaman durdu.
Haymana’nın tepelerinde, Mangaltepe’de, Gökgöz sırtlarında, Sakarya Nehri’nin kıyılarında ve Polatlı ovasında şehit düşenlerin hatırası hâlâ yaşıyor.
Benim için Sakarya’yı anlatmak, yalnızca bir meydan muharebesini anlatmak değildir.
Çünkü benim Sakarya araştırmalarımın yolu, çocukluk yıllarımın geçtiği Giresun Espiye Dikmen köyüne, aile büyüklerimin anlattığı savaş ve esaret hatıralarına kadar uzanıyor.
Şehitler deyince…
Esaret deyince…
Cephe deyince…
Birinci Dünya Savaşı deyince…
Benim gözümün önüne önce dedelerim geliyor.
Ve onların şahsında, Birinci Dünya Savaşı’na gidip bir daha geri dönmeyen binlerce, yüz binlerce Anadolu insanını hatırlıyorum.
BİR DEDEM SİBİRYA’DAN DÖNDÜ, DİĞERİNDEN BİR DAHA HABER ALINAMADI
Anamın babası, rahmetli Şerefoğlu Mustafa Şakar, Giresun’un Espiye ilçesi Dikmen köyündendi.
1914 yılında askere alındı.
Kafkas Cephesi’ne sevk edildi.
Sarıkamış’ta Ruslara esir düştü.
Sonrası ise başlı başına bir hayat destanı…
Sibirya esir kampları…
Yıllar süren esaret…
Memleketinden, ailesinden, köyünden binlerce kilometre uzakta geçen yıllar…
Rahmetli dedem yaklaşık on yıl sonra esaretten kaçarak Türkiye’ye dönebildi.
Fakat döndüğünde artık hiçbir şey bıraktığı gibi değildi.
Türkçeyi bile büyük ölçüde unutmuştu.
İlk eşi vefat etmişti.
İlk eşinden kalan oğlu Halis büyümüş, fakat yıllarca ayrı kaldığı babasını tanıyamamıştı.
Anam Emine Hanım, teyzelerim Kezban ve Şükriye ile dayım Mehmet Şakar, rahmetli dedemi ve onun çektiği sıkıntıları bize anlatırlardı.
Ben o hikâyeleri dinlerken çocuk yaşta belki tarihin büyüklüğünü tam anlayamıyordum.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok daha iyi görüyorum:
Bir ailenin hikâyesi, aslında bir milletin tarihinin küçük bir aynasıdır.
DİĞER DEDEMİN AKIBETİ İSE HÂLÂ BİR TARİHÎ SORU
Babamın babası, Kandazoğlu Hasan Ağa evladı İbrahim, yine Espiye Dikmen köyündendi.
1914 yılında askere çağrıldı.
Cepheye sevk edildi.
Ve…
Bir daha dönmedi.
Yıllar sonra Tirebolu Askerlik Şubesi kayıtlarını araştırdığımda karşıma çıkan bilgi çok kısa ama çok ağırdı:
Dikmen köyünden Hasan oğlu İbrahim askere alınmış, cepheye sevk edilmişti.
Sonrası yoktu.
Nerede şehit olduğu kesin olarak bilinmiyordu.
Hangi cephede?
Hangi birlik içerisinde?
Hangi hastanede?
Hangi siperin içinde?
Hangi toprağa düştü?
Bunların cevabı hâlâ araştırılmayı bekliyor.
Aile büyüklerimizin sözlü tarih anlatımlarında ise başka bir iz vardı.
Hasan Ağa’nın tek erkek evladı olduğu, bu nedenle bedel ödeyerek askerlikten muaf tutulmasının söz konusu olduğu anlatılıyordu.
Fakat savaş şartları ağırlaşınca bütün dengeler bozulmuş, İbrahim de cepheye gönderilmişti.
Ve bir daha geri dönmemişti.
İşte benim gazetecilik ve belgeselcilik hayatımın önemli bir bölümü biraz da bu “bir daha geri dönmeyenlerin izini sürmek” üzerine kuruldu.
ŞEBİNKARAHİSAR: KAFKAS CEPHESİ’NİN GERİSİNDEKİ
HAYATİ HAT
Bugün geriye dönüp baktığımızda Şebinkarahisar’ın stratejik önemini daha iyi görüyoruz.
Kafkas Cephesi yalnızca Sarıkamış’tan ibaret değildi.
Cephe gerisinin yolları, ikmal merkezleri, asker sevkiyatı, mühimmat ve iaşe hatları da savaşın kaderini etkiliyordu.
Şebinkarahisar-Suşehri hattı bu bakımdan önemliydi.
1915 yılında Şebinkarahisar’da büyük bir isyan ve çatışma yaşandı. Resmî yerel kaynaklar olayların yaklaşık 20 gün sürdüğünü ve 403 Türk’ün öldüğünü, 176 kişinin yaralandığını bildiriyor. TDV İslâm Ansiklopedisi ise isyanın 15 Haziran 1915’te başladığını ve 25 gün sürdüğünü kaydediyor. (TDV İslâm Ansiklopedisi)
Dolayısıyla aile tarihimizde anlatılan olayların araştırılması bakımından Şebinkarahisar-Suşehri hattı ayrıca incelenmesi gereken önemli bir tarih alanıdır.
Benim araştırmam burada bitmiyor.
Tam tersine burada yeni bir soru başlıyor:
Rahmetli dedem İbrahim bu bölgedeki askerî hareketlilik içerisinde nereye gönderildi?
Sözlü tarih anlatımlarında, Suşehri istikametindeki hadiseler, yaralı askerler, hastaneler ve şehitliklerle ilgili çeşitli bilgiler bulunuyor.
Fakat burada tarihçinin ve belgeselcinin yapması gereken şey açıktır:
Sözlü tarihi belgeyle buluşturmak.
Aileden kalan anlatı kıymetlidir.
Fakat onu askerlik şubesi kayıtları, Osmanlı arşiv belgeleri, askerî raporlar, hastane kayıtları, şehit listeleri ve mezarlık araştırmalarıyla karşılaştırmak gerekir.
Belki bir gün rahmetli dedem İbrahim’in izine ait yeni bir belge bulunacaktır.
İşte o gün, ailemizin yüz yıllık kayıp sayfası yeniden açılacaktır.
HARŞİT: RUSLARIN GEÇEMEDİĞİ SON HAT
Kafkas Cephesi’nde savaşın yönünü anlamak için Harşit Vadisi’ne bakmak gerekir.
1916’dan itibaren Rus kuvvetleri Doğu Karadeniz’de ilerledi.
Gümüşhane, Trabzon ve çevresindeki gelişmelerin ardından Türk ordusu Harşit hattına çekildi.
Harşit Çayı artık yalnızca bir akarsu değildi.
Bir vatan sınırıydı.
Bir savunma hattıydı.
Bir milletin “buradan öteye geçemezsin” dediği çizgiydi.
Giresun Valiliği de Harşit Savunması’nı, Rus ve Ermeni kuvvetlerinin Harşit Çayı’nın batısına geçmesinin engellendiği tarihî bir savunma olarak tanımlıyor. (Giresun Valiliği)
Yüksek dağlar…
Derin vadiler…
Kar…
Çamur…
Yokluk…
Cephane sıkıntısı…
Ve bütün bunların içerisinde vatanını savunan Mehmetçik ve bölge halkı…
Harşit Savunması’nın anlamı burada ortaya çıkıyor.
Akademik çalışmalarda da Rusların 1916’da Harşit Çayı’na ulaştığı, fakat Türk birliklerinin oluşturduğu savunma hatlarını aşarak çayın batısına geçemediği belirtiliyor. (Açık Bilim)
Bugün Harşit’te hâlâ siperler, mevziler ve savaşın izleri bulunmaktadır.
Benim için Harşit yalnızca bir tarih konusu değildir.
Dedelerimin yaşadığı coğrafyanın tarihidir.
HARŞİT’TEN SAKARYA’YA UZANAN BİR MİLLÎ MÜCADELE KÖPRÜSÜ
1918’de Birinci Dünya Savaşı’nın Kafkas Cephesi’ndeki gelişmeler yeni bir dönemin kapısını açtı.
1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının başlattığı Millî Mücadele ise bambaşka bir tarihî safhayı başlattı.
Anadolu işgal edildi.
Yunan ordusu Batı Anadolu’da ilerledi.
1921 yazında Kütahya-Eskişehir Muharebelerinden sonra Türk ordusu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekildi.
Artık Ankara’nın kaderi de tehlikedeydi.
Yunan ordusu Ankara’ya ulaşmak istiyordu.
Türk ordusu ise burada durmak zorundaydı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle savunma anlayışı değişti:
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.”
Sakarya’nın ruhunu anlamak için bu cümlenin anlamını kavramak gerekir.
Çünkü Sakarya’da savunulan yalnızca bir tepe değildi.
Yalnızca Polatlı değildi.
Yalnızca Haymana değildi.
Bütün vatandı.
Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos 1921’de başladı ve 13 Eylül 1921’de sona erdi. 22 gün 22 gece süren savaş, Türk ordusunun stratejik savunmadan stratejik taarruza geçişinin dönüm noktası oldu. (Atatürk Ansiklopedisi)
GİRESUN’UN EVLATLARI SAKARYA’DA
İşte bu noktada bizim için çok önemli bir tarihî bağlantı ortaya çıkıyor:
Harşit’te savunma yapan Karadeniz insanının torunları, birkaç yıl sonra Sakarya’da vatan savunmasının ön saflarında yer aldı.
Giresun’un gönüllü alayları bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
1921’de 42. ve 47. Giresun Gönüllü Alayları teşkil edildi.
42. Alayın başında Tirebolulu Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan vardı.
43. Alayın başında ise Giresunlu Osman Ağa, yani Topal Osman bulunuyordu.
Resmî kaynaklara göre bu iki alay 14 Temmuz 1921’de Batı Cephesi’ne hareket etti. Sakarya Muharebesi başladığında 47. Alay 57. Tümen emrinde, 42. Alay ise 4. Tümen emrinde savaşa katıldı. (Atatürk Ansiklopedisi)
Ve savaşın en kanlı noktalarından biri:
Mangaltepe.
25 Ağustos 1921…
Giresun alayları burada büyük kayıplar verdi.
42. ve 47. Alaylar Mangaltepe çevresindeki çarpışmalarda ağır kayıplara rağmen direnmeye devam etti. (Atatürk Ansiklopedisi⁠)
Bu, yalnızca askerî bir mücadele değildi.
Karadeniz’in köylerinden gelen gençler, Anadolu’nun ortasında vatanın kaderini belirleyen savaşın içerisine girmişti.
HÜSEYİN AVNİ ALPARSLAN: HARŞİT’TEN SAKARYA’YA UZANAN BİR ÖMÜR
42. Giresun Gönüllü Alayı’nın komutanı Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan’ın hayatı, aslında bizim üzerinde çalıştığımız “Harşit’ten Sakarya’ya” tarih çizgisinin en önemli şahsiyetlerinden biridir.
Makedonya’dan Kafkas Cephesi’ne…
Doğu Karadeniz’deki mücadeleden Millî Mücadele’ye…
Ve nihayet Sakarya’ya…
Hüseyin Avni Bey, 28 Ağustos 1921’de Gökgöz sırtlarında ağır yaralandı.
Haymana’da tedavi altına alındı.
Bacağı kesildi.
Fakat kurtarılamadı.
30 Ağustos 1921’de şehit oldu.
Henüz 45 yaşındaydı. (Atatürk Ansiklopedisi)
Bugün Haymana’da onun mezarı başında durduğunuz zaman yalnızca bir subayın mezarını görmezsiniz.
Bir dönemin hikâyesini görürsünüz.
Bir imparatorluğun son yıllarını…
Bir milletin yeniden ayağa kalkışını…
Harşit’i…
Kafkas Cephesi’ni…
Ve Sakarya’yı…
TOPAL OSMAN VE 47. GİRESUN GÖNÜLLÜ ALAYI
Diğer tarafta ise Topal Osman Ağa vardı.
Giresun’dan, Tirebolu’dan, Ordu’dan ve çevre bölgelerden toplanan gençlerle oluşturulan gönüllü birlikler, Millî Mücadele’nin çeşitli safhalarında görev yaptılar.
Türkiye Kültür Portalı da Giresun Gönüllü Taburu’nun 1920’de oluşturulduğunu, 42. ve 47. Gönüllü Alayların teşkilatlanmasının 1921 başında başladığını ve bu birliklerin Sakarya Savaşı’na katıldığını kaydediyor. (Kültür Portalı)
Atatürk Ansiklopedisi’nin Topal Osman maddesinde de 42. ve 47. Giresun Gönüllü Alaylarının Sakarya öncesinde yeniden düzenlenerek 14 Temmuz 1921’de Batı Cephesi’ne gönderildiği belirtiliyor. (Atatürk Ansiklopedisi)
Bu birliklerin özelliği sadece askerî başarıları değildi.
Onlar aynı zamanda Anadolu’nun topyekûn savunma iradesinin sembollerinden biriydi.
Nitekim Atatürk Ansiklopedisi, Giresun Gönüllü Alaylarını kuruluş ve görevleri bakımından “topyekûn harp” anlayışının seçkin örneklerinden biri olarak değerlendiriyor. (Atatürk Ansiklopedisi)
SAKARYA’NIN BEDELİ: 5.713 ŞEHİT
Sakarya Zaferi büyük bir zaferdi.
Ama bu zafer kolay kazanılmadı.
Atatürk Ansiklopedisi’nde verilen resmî rakamlara göre Türk ordusunun Sakarya’daki kayıpları:
5.713 şehit,
18.480 yaralı,
828 esir,
14.268 kayıp.
Bu rakamların arkasında binlerce aile vardır.
Binlerce anne…
Binlerce baba…
Binlerce eş…
Binlerce çocuk…
Ve mezarı bile bulunamayan nice Mehmetçik…
(Atatürk Ansiklopedisi)
Benim dedem İbrahim de işte bu büyük tarihin kayıp sayfalarından birisidir.
Belki Sakarya’da…
Belki Kafkas Cephesi’nde…
Belki Şebinkarahisar-Suşehri hattında…
Belki bugün adını bile bilmediğimiz bir şehitlikte
Fakat kesin olan bir şey var:
Cepheye gitti ve geri dönmedi.
35 YILLIK BELGESEL YOLCULUĞUM: ŞEHİTLERİN İZİNDE
Gazetecilik ve belgeselcilik hayatımın büyük bölümünü bu konulara ayırdım.
Yaklaşık 35 yıldır şehitliklerin, savaşların, cephelerin ve esaret yollarının izini sürüyorum.
Galiçya’dan Yemen’e…
Yemen’den Hicaz’a…
Kut’ül Amare’den Sarıkamış’a…
Çanakkale’den Kafkas Cephesi’ne…
Sibirya esir kamplarından Sakarya’ya…
Anadolu’nun dört bir yanındaki şehitliklere kadar…
Kamera taşıdım.
Belge topladım.
İnsanlarla konuştum.
Yaşlıların hatıralarını kaydettim.
Mezar taşlarını okudum.
Arşivleri araştırdım.
Ve gördüm ki:
Tarih yalnızca kitaplarda yazmıyor.
Tarih bazen bir ihtiyarın titreyen sesinde…
Bazen köydeki eski bir mezar taşında…
Bazen askerlik şubesinin sararmış bir kaydında…
Bazen Sibirya’dan dönen bir esirin hatırasında…
Bazen de bir annenin “Oğlum dönmedi” cümlesinde yaşıyor.
BELGESELİN GÖREVİ: TARİHE NOT DÜŞMEK
Çektiğimiz belgeselleri, hazırladığımız kültür ve tarih çalışmalarını yalnızca bir televizyon programı olarak görmedik.
Bunları birer kültür hizmeti olarak değerlendirdik.
İKTAV Vakfı ve kültür-tarih araştırmaları çerçevesinde hazırlanan çok sayıda çalışmayı, herhangi bir telif ücreti talep etmeden televizyon kanallarına ulaştırdık.
Çünkü bizim anlayışımız şuydu:
Bu belgeler bizim şahsî malımız değil, milletimizin ortak hafızasıdır.
Bir belgeselin değeri yalnızca kaç kişi tarafından izlendiğiyle ölçülmez.
Bazen bir görüntü, 100 yıl sonra bir araştırmacının eline geçtiğinde asıl görevini yapar.
Bazen bir röportaj…
Bazen bir mezarlık görüntüsü…
Bazen bir şehitlik…
Bazen yaşlı bir köylünün anlattığı bir hatıra…
Bir asır sonra tarihin kayıp parçasını tamamlar.
Bizim yaptığımız biraz da budur:
Tarihe not düşmek, zamana noterlik yapmak.
POLATLI’DAN İSCEHİSAR’A: BELGESEL YOLCULUĞU DEVAM EDİYOR
Sakarya Meydan Muharebesi üzerine yaptığımız çalışmalar yıllardır devam ediyor.
Polatlı’da belgeseller hazırladık.
Sakarya’nın siperlerini araştırdık.
Haymana’da şehitlerin izini sürdük.
Giresun Gönüllü Alaylarının mücadele alanlarını belgeledik.
Ve yakın zamanda “Kafkas Cephesi Harşit Zaferi’nden Sakarya Meydan Muharebesi Kurtuluş Savaşı’na Gönüllü Alaylar” belgeselimizin gala gösterimini Afyonkarahisar’ın İscehisar ilçesinde, 30 Ağustos Zafer Bayramı etkinlikleri içerisinde gerçekleştirdik.
Bu gala benim için sadece bir film gösterimi değildi.
Harşit’ten Sakarya’ya uzanan bir tarih köprüsünün yeniden kurulmasıydı.
Çünkü İscehisar’da da Giresunlu kahramanların izleri vardır.
Sakarya’nın ateşi, Büyük Taarruz’un ateşiyle birleşmektedir.
ŞEHİTLERİN İZİNDE BİR AİLE HATIRASI
Bugün 13 Eylül 2026.
Sakarya Zaferi’nin 105. yıl dönümü.
Ben bu yazıyı yazarken rahmetli dedem Mustafa Şakar’ı düşünüyorum.
Sibirya’nın soğuğunda esir kalan…
Yıllarca memleketinden uzak yaşayan…
Türkçeyi unutan…
Yıllar sonra köyüne dönen…
Fakat bıraktığı hayatı bulamayan dedemi…
Sonra diğer dedem İbrahim’i düşünüyorum.
1914’te askere giden…
Ve bir daha dönmeyen İbrahim’i…
Onun mezarını bilmiyoruz.
Fakat bugün biliyorum ki:
Bir insanın mezarı bilinmeyebilir ama hatırası kaybolmamalıdır.
İşte bu nedenle araştırmaya devam ediyorum.
Belki bir gün bir arşiv belgesi çıkacak.
Belki bir askerî liste…
Belki bir şehitlik kaydı…
Belki bir hastane defteri…
Belki bir mezar taşı…
Ve o zaman 1914’te Dikmen köyünden cepheye giden Hasan oğlu İbrahim’in hikâyesinin eksik sayfası tamamlanacak.
HARŞİT’TEN SAKARYA’YA, SAKARYA’DAN BUGÜNE
Harşit’te Rus ilerleyişi durduruldu.
Sonra Anadolu işgale uğradı.
Samsun’dan başlayan Millî Mücadele, Sakarya’ya ulaştı.
Sakarya’da düşmanın ilerleyişi durduruldu.
Bir yıl sonra Büyük Taarruz başladı.
30 Ağustos Zaferi kazanıldı.
9 Eylül’de İzmir’e girildi.
Ve Anadolu’nun kaderi değişti.
Bu büyük tarih zincirinin içerisinde Giresun’un gönüllü alaylarının ayrı bir yeri vardır.
Harşit’te vatanı savunan Karadeniz ruhu, Sakarya’da yeniden ortaya çıktı.
Mangaltepe’de…
Gökgöz sırtlarında…
Haymana’da…
Polatlı’da…
Sakarya’nın siperlerinde…
42. ve 47. Giresun Gönüllü Alayları, Anadolu’nun ortak kaderi için mücadele etti.
Ve bu mücadelede binlerce insan gibi Giresunlu gençler de toprağa düştü.
BUGÜN BİZE DÜŞEN
Bugün bize düşen yalnızca şehitleri anmak değildir.
Onları anlamak…
Onların hangi şartlarda savaştığını bilmek…
Mezarlarını bulmak…
Kayıtlarını ortaya çıkarmak…
Sözlü tarihi belgelemek…
Şehitlikleri korumak…
Ve bu tarihi genç kuşaklara aktarmaktır.
Çünkü tarih unutulduğu zaman sadece geçmiş kaybolmaz.
Geleceğin hafızası da zayıflar.
Bu nedenle Harşit’i anlatmak Sakarya’yı anlamaktır.
Sakarya’yı anlatmak Çanakkale’yi anlamaktır.
Sibirya esir kamplarını araştırmak Sarıkamış’ı anlamaktır.
Bir köyden cepheye giden ve dönmeyen bir askerin izini sürmek ise Anadolu’nun bütün kayıp evlatlarının izini sürmektir.
13 EYLÜL 2026 — SAKARYA’NIN 105. YILI
Bugün Sakarya’nın 105. yılında…
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere…
Fevzi Çakmak’ı…
İsmet İnönü’yü…
42. Giresun Gönüllü Alayı Komutanı Şehit Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan’ı…
43. Giresun Gönüllü Alayı Komutanı Topal Osman Ağa’yı…
Sakarya’nın bütün kahramanlarını…
Harşit’in şehitlerini…
Sarıkamış’ın Mehmetçiklerini…
Çanakkale’nin yiğitlerini…
Galiçya’dan Yemen’e, Kafkas Cephesi’nden Sakarya’ya kadar vatan uğruna can veren bütün şehitlerimizi…
Ve benim ailemden cepheye gidip geri dönmeyen Hasan oğlu İbrahim’i…
Sibirya esaretinden yıllar sonra memleketine dönen Şerefoğlu Mustafa Şakar’ı…
Rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.
Ruhları şad olsun.
Makamları âli olsun.
BİR BELGESELCİNİN NOTU
Yıllardır kameramla Anadolu’nun yollarında dolaşıyorum.
Bazen bir dağın başında…
Bazen unutulmuş bir köy mezarlığında…
Bazen bir şehitlikte…
Bazen de yaşlı bir insanın hafızasında tarihin izini arıyorum.
Ve her defasında aynı gerçekle karşılaşıyorum:
Bu toprakların altında sadece şehitler yatmıyor.
Onların hayalleri yatıyor.
Aileleri yatıyor.
Yarım kalmış hayatları yatıyor.
Ve bizim bugün özgürce yaşayabilmemizin bedeli yatıyor.
İşte bu yüzden araştırmaya devam edeceğiz.
Belgesel çekmeye devam edeceğiz.
Şehitlikleri ziyaret etmeye devam edeceğiz.
Kayıp belgelerin peşinden gideceğiz.
Çünkü bizim görevimiz sadece geçmişi anlatmak değil;
geçmişin emanetini geleceğe taşımaktır.
Ve biz bu yolda yürürken bir cümleyi kendimize rehber edinmeye devam edeceğiz: