Nasıl Yaşarsak Öyle…



Tasavvufta “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz” anlayışı yani insanın dünyadaki ahlaki ve manevi durumunun ölüm anındaki ve ahiretteki tecellisini ifade eden temel bir varoluş inancı vardır. Çok benimsediğim ve inandığım bu anlayış benim için bir yaşantı kontrol refleksi oluşturuyor. Sık sık anımsar, anımsadıkça kendimi zavallı hissederim. Çünkü insan ne kadar çok çabalıyor olsa bile sınırsız evrendeki cürmünün acizliğini reddedemiyor. Hayatın içinde çoğu zaman varmayı istediğimiz yere gitmeyen yollarda, rastgele savrulan bir yaprak misali koşturuyoruz. Yine çoğu zaman kendi seçimimiz olmayan kıyafetlerin içinde, bize ait olmayan şeylerin telaşındayız. Belki bunu başka sefere irdeler, tekrar konuşuruz.
Ben şimdi sizinle “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz.” anlayışını biraz irdelemek istiyorum. Bu anlayış içinde çok daha sarsıcı ve derin anlayışlar barındırıyor. Bunlardan biri “Son Nefes (Hüsn-i Hatime) Endişesi” ki bu, Ölüm, bir yok oluş değil, sevgilinin sevgiliye kavuştuğu an (Şeb-i Arus) olarak görülür. Ancak bu kavuşmanın güzel olabilmesi, dünyadaki hazırlığa bağlıdır demektir. Acı ikram edip, bal yiyemezsin gibi…
Bir diğeri “Hayatın Ölüme Aksetmesi (Ayna Sırrı)” ki bu, İnsan ruhu, dünyada işlediği ameller ve edindiği huylarla şekillenir demektir. Bir başka deyişle neyle meşgul olursanız ona dönüşürsünüz demektir. Bal ikram edersen, bal olursun gibi…
Ve benim için en sarsıcı olanı “Ölmeden Önce Ölmek” (Mûtû kable en temûtû) ki bu, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) nispet edilen “Ölmeden önce ölünüz” hadisiyle doğrudan bağlantılıdır. Tasavvufta nefsin kötü arzularını öldüren, egosunu sıfırlayan ve her an Allah’ın huzurundaymış gibi yaşayan kişi, biyolojik ölüm gelmeden önce zaten “manen” ölmüş ve hakiki hayata uyanmıştır demektir. Bu şekilde yaşayan birinin fiziki ölümü, sadece bir gömlek değiştirmekten ibarettir ve korkutucu değildir. Sende bal da var acı da; hangisini yaşatırsan, diğeri ölecek gibi…
Daha net ve kısa ifade etmek gerekirse; iyi ve dosdoğru bir insan olarak yaşarsan ölümü öldürmüş olursun diyor. Bu bana ölmüş olmasına rağmen unutulmayan, yaptığı iyi ve güzel işlerle anılan insanları anımsatıyor. Tam bu noktada, Ekim ayını fiziki ölümüyle tam bir sonbahara dönüştüren Nuri Pakdil’i rahmetle anıyorum. Hiçbir tarafa mal edemeyeceğiniz, en çok insanca tarafa yakışan duruşuyla ölümü öldürenlerdendir.
Velhasıl biyolojik ölüme engel yok, her nefis bir gün ölümü tadacak ama fiziğin ötesinde bir ölümsüzlük mümkün. Onun sırrı da iyi işler yapmakta ve iyi izler bırakmakta. Her biri ötekine çok benzeyen bu anlayışlar yapboz gibi birbirini tamamlasa da beni en çok “ölmeden önce ölmek” etkiliyor. Şöyle kafamı çevirip ne yana baksam “Ölmeden önce ölen” insanlardan çok “hiç ölmeyecekmiş gibi” yaşayan insanlar görüyorum. Ölümün yaş, para, güç tanımadığı bu dünyada hiç ölmeyecekmişçesine yaşamak… Ne büyük cesaret.
Bilimsel bir araştırma en iyi öğrenme yönteminin yazmak olduğunu iddea eder. Öyleyse başladığımız yere dönüp, bugün bir yere mutlaka not almanızı rica ediyorum:
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz”
Kalbinize küpe olsun.
Sevgiyle kalın…
Okur kalın…
Ayşe Polat Öğünç🎈