EFENDİME MEKTUP…

Yine sene-i devriyesi Dünya’yı şereflendirdiğin zamanların. Yine buğulu gözlerim, anlarım hüzünlü…
Sen gelmeden önce de böyle miydi efendim gönüller. Virane, orda, burda, şurda olan, ama sensizlikte kaybolan…
Gelişin kayboluşları buldurdu. Adalet oldu, merhamet oldu, doğruluk oldu ve asr-ı saadet oldu zamanlar. Şimdiler ise ahir zaman; adın kaldı kitaplarda, yürekler perişan efendim. Sustu ümmetin, lal oldu, ama oldu sensizliğe. Karanlıklar, karanlıkları kuşatırken ışık hüzmeleri inmiyor gözlerimizden kalplerimize.
Utanıyorum, eğiyorum başımı… Yere gömüyorum gözlerimi… Bizi sana, yüreğimizi, yüreğine şikayet ediyorum…
Bakışımız, gülüşümüz, sevincimiz ve hüznümüz değil eskisi gibi. Değil senin gibi…
Nasıl bakacağını bilmeden büyüyor ümmetin çocukları. Hans gibi maria gibi gözler… Senin gibi bakamıyor hayata. Ne kadar haykırsak da cılız kalıyor sesimiz duyulmuyor. Dediğin gibi gözler görmüyor, kulaklar duymuyor efendim…
Bir geliver de anlat efendim. Seni bize, bizi bize anlat…
Bilirsin, bir gece havlu uzatmıştın ellerime. O kadar sevinmiştim ki sabahında. Sonrasında el havlularımı hatırlamaya çalışmış bir hafta dolabımı açamamıştım. Tek korkum bana uzattığını düşündüğüm havluda kokunu duyamamaktı. Sonrasında kendimi avuttum, bir hafta oldu ne de olsa dedim. Seni görüp te kaybedenlerin acısı nasıldır kim bilir? Neden sorusunun ızdırabı çırpınıyor mudur kalplerinde?
Kaldır nedenlerimizi aradan, sevindir bizleri ne olur. Gel efendim; her anımıza, her duamıza gel. Sensizliğe mahkum etme “kardeşlerimi özledim” dediklerini…
Halâ bekliyoruz efendim, ardına kadar açık evlerimizin kapıları.
Başlarımız önde, gözlerimiz yerde, edeple gelmeni bekliyoruz…