ZAMAN VE İNSANOĞLU

Hayat, uzun bir yolculuk… Aynı şeyleri tekrar, hem zaman kaybı, hem de fikir kaybı diye düşünüyorum. Hepimizin ortak değeri zaman ve yaşam olunca elbet yüreklerimizin bir yerlerine dokunurum diye düşündüm. Araştırmak bir yana (tabi ki gerekli ama) tecrübe, yaşayarak öğrenmek en kalıcı olan benim gözümde.
Ömür, iyi kötü tecrübe ettiğimiz, ufak ufak yaşamların birleşmiş hali. Kader çizgimizin dönüş noktalarını ellerimizle çizdiğimiz, önce kendimizi, sonra Rabb’imizi tanıdığımız, bazen ne kadar yaşasak da tanıyamadığımız anların toplamı.
Sevgili Yunus’un dediği gibi kendini bilen Rabbini bilir. O yüzden öncelik kendimizi bilmekte insan olup, insanı tanımakta.
Hayat; Yunus gibi pişmenin adı değil mi? Kimi gülerek, kimi ağlayarak, kimi zamanda ağlarken gülermiş gibi yaparak.
Kişinin kendi değerini fark etmesi, Rabbimizin bize bunu bildirmesi, bizim O’nun ne kadar yüce olduğunu anlamamıza vesile. İyi ve kötü yanlarımızı fark etmek ve bunları kendi içimizde düzenlemeye çalışmak EN sevgiliye yaklaşmak için ne güzel fırsat.
Zaman, önce bizi tanıtıyor bize sonra yakınlarımızı ve sonra başkalarını… Kendimizle görüyoruz başkalarını, ne isek ona bakıyor onu yaşıyoruz. Çocukluk, gençlik, evlilik, anne babalık ve yaşlılık hepsi izler bırakarak geçiyor üzerimizden. Gençken sabırsız olan sabretmeyi, kırılan kırılmamayı, kıran kırmamayı öğreniyor mesela. Allah dostlarının dediği gibi yolun başı kırmamak sonu kırılmamak…
Kendini bilen Rabbi’sini bilir. Rabbini bileninse gönlü naiftir. Kendi gibi naif bakar insanlara, böyle olunca hüsnü zan besler ve olduğu gibi kabullenir çevresindekileri kırmaz, kırılmaz. Ne bir şeyleri ispatlamaya çalışır, ne de riyakarlık yapar. Samimiyetle yaşar hayatı…
Zaman bi şekilde öğretir bize… Yaralarla, düşmelerle, kanatlarımızın kırılmasıyla düşe kalka bir çocuk gibi yol yürürüz. Ve sonra büyürüz kimse tutmaz elimizden, iki ayağımızın üzerinde başımız dik yol alırız tek başımıza. Yoldayken öğreniriz yol yürümeyi. Kader çizgimiz hepsini öğretir bize. Yol ayrımları, zirveler, çukurlar…
Ya başkalarının yolları, hayatları…Karıştırıyor muyuz kendi hayatlarımızla? Belki kendimizinkini bile ıskalıyoruz, farkında olarak ya da olmayarak… Bir bakmışız günler aylar yıllar geçmiş ve bizler otuzlu, kırklı hatta ellili yaşlara gelmişiz. Bir de bakıyoruz ki yaşadığımız anlarda hep başkalarının söyledikleri var, biz yokuz. Belki bedenimizle varız, belki akıl zannettiğimizle… Yalnız eksik olan ruhumuz, bizim irademiz, bizim kararlarımız ve bizim sağlam aklımız…
Peki suçlu kim? Bizden başkası değil emin olun, irademizi yok saymak kendi kararlarımızı başkalarının eline bırakmak suçumuz. Aklımızı satılığa çıkarmak… “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar (bu özelliklerinden dolayı) akletmezler. (BAKARA 171) Ayetini duymamak suçumuz.
Geriye dönüp baktığımızda uzun uzun yıllar ve kocaman bir boşluk hissi. Böyledir işte zaman, acımasızdır, kimine güller meyveler dererken kimine çorak topraklar bırakır. Belki kimilerine yemesi zor ekşi meyveler…
Yeşertelim zamanlarımızı su verip sulayalım ki yangını alevlenip küllere dönmesin topraklarımız. Buzun eridiği gibi eriyen her anımızın kıymetini bilelim. Sonsuzluğa açılan nice kapılarla karşı karşıya bırakılışlarımız boşuna değil. Doğru anahtarlarla açalım o kilitleri ve gül bahçelerine dönüşsün ömürlerimiz…Sağlıkla kalın dostlar… En sevgiliye emanetsiniz…