KKD Tartışması Büyüyor

Önlemler Kâğıt Üstünde Kalıyor, İşçiler Can Veriyor!
İşçi sağlığı ve güvenliği alanındaki acı tablo değişmiyor. Uzmanlara göre temel sorun, tehlikenin kaynağında yok edilmemesi ve sorumluluğun “Kişisel Koruyucu Donanım (KKD)” üzerinden yalnızca işçinin omuzlarına yüklenmesi.
Türkiye’de her yıl binlerce işçinin hayatını kaybettiği veya kalıcı olarak sakatlandığı iş kazaları, iş güvenliği önlemlerinin ne kadar gerçekçi uygulandığı sorusunu bir kez daha gündeme taşıyor. Sahadan ve uzmanlardan gelen veriler, kâğıt üzerinde kusursuz görünen önlemlerin şantiyelerde veya fabrikalarda aynı karşılığı bulmadığını, riskin kaynağı ortadan kaldırılmadan sadece “önlem alınmış gibi” yapıldığını ortaya koyuyor.
İhlal Edilen Hiyerarşi
Türkiye’de yürürlükte olan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, iş yerlerindeki risk kontrolünde uluslararası standartlara uygun, çok net bir hiyerarşi tanımlıyor. Bu yasal ve bilimsel hiyerarşiye göre atılması gereken adımlar sırasıyla şunlar:
1. Aşama: Tehlikenin tamamen ortadan kaldırılması.
2. Aşama: Tehlikenin ortadan kaldırılamadığı durumlarda minimize edilmesi (toplu koruma önlemleri).
3. Aşama: En son ve mecburi aşama olarak Kişisel Koruyucu Donanım (KKD) kullanılması.
Ancak iş güvenliği uzmanlarının ve sendikaların eleştirileri, sahadaki uygulamaların bu sıralamanın tam tersine, bir “tersine hiyerarşi” ile işlediği yönünde.
Sahadaki Gerçek
Özellikle yüksekten düşme vakalarının en sık yaşandığı inşaat sektörü, bu “tersine hiyerarşinin” en net gözlemlendiği alanlardan biri. İdeal bir iş güvenliği senaryosunda, yüksekte çalışan bir işçi için öncelikle güvenli çalışma platformları kurulması, standartlara uygun sağlam iskeleler inşa edilmesi ve kenar koruyucu korkuluk sistemlerinin yerleştirilmesi (toplu koruma) gerekiyor.
Ancak uygulamada, maliyetli ve zaman alıcı bulunan bu yapısal önlemler yerine, çoğu zaman işçiye sadece bir emniyet kemeri veya baret (KKD) verilerek yetiniliyor.
“Kişisel koruyucu donanımlar düşük maliyetli ve hızlı uygulandığı için işverenler tarafından birinci tercih haline geliyor. Bu durum, riski ortadan kaldırmıyor, yalnızca riski ve hayatta kalma sorumluluğunu işçiye devrediyor.”
Uzmanlara göre bu yaklaşım, işverenler açısından resmi evraklarda “Gerekli önlem alındı, ekipman sağlandı” ifadesini kullanmayı kolaylaştırsa da üretim sürecinin temelindeki ölümcül riskleri maskelemekten öteye gidemiyor.
Riskin Normalleşmesi
Mevcut sistemin yarattığı en büyük tehlikelerden biri de riskin “normalleşmesi”. Temel sorun kaynağında çözülmediği için tehlike, üretim sürecinin doğal ve kaçınılmaz bir parçası gibi algılanmaya başlanıyor.
Herhangi bir iş cinayeti veya kazası yaşandığında, soruşturmaların odak noktası genellikle “İşçi o an baretini takmış mıydı?” veya “Emniyet kemeri bağlı mıydı?” soruları etrafında şekilleniyor. İşçinin ekipmanı kullanması “kurallara uyduğu”, kullanmaması ise “ihlal yaptığı” şeklinde değerlendirilirken; asıl sorulması gereken “O tuğla neden düştü?” veya “O iskele neden çöktü?” soruları çoğu zaman gündeme dahi gelmiyor.
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartları da riskin kaynağında yok edilmesini şart koşmasına rağmen, birçok projede denetimlerin yalnızca “farkındalık eğitimleri verildi mi?” veya “ekipman teslim tutanağı imzalandı mı?” gibi kolay ölçülebilir evrak işlerine indirgendiği görülüyor.
Yapısal Bir Mesele
İşçi sağlığı ve güvenliği, yalnızca doğru baretin seçilmesi veya uygun emniyet kemerinin takılması gibi teknik bir mühendislik konusu değil. Değerlendirmeler, konunun doğrudan üretim ilişkileri ve çalışma hayatının yapısıyla bağlantılı olduğunu vurguluyor.
Sahadaki güvenlik uygulamalarının gerçekte ne kadar tavizsiz uygulandığını belirleyen temel unsurlar şunlar: İşçilerin karar alma ve denetim süreçlerine doğrudan katılımı. Bağımsız ve etkin denetim mekanizmalarının varlığı. Çalışanların hakkını arayabileceği sendikal yapıların gücü ve örgütlenme özgürlüğü.
Kalıcı Çözüm
Uzmanların ortak görüşü net: İşçilere dağıtılan eldivenler, baretler ve yelekler tek başına hayat kurtarmaya yetmiyor. Kalıcı çözüm, üretim süreçlerinin maliyet veya hız odaklı değil, insan hayatını ve güvenliği merkeze alacak şekilde baştan aşağı yeniden tasarlanmasından geçiyor.
İnsan hayatının bir “maliyet kalemi” veya “tasarruf edilecek bir unsur” olmaktan çıkarıldığı, güvenliğin ise üretimin isteğe bağlı bir eklentisi değil, ayrılmaz bir parçası olduğu sistemler kurulmadıkça; yaşanacak her yeni acı olayın ardından “işçi mi suçlu, donanım mı eksikti?” tartışmaları yapılmaya devam edecek.
Oğuzhan Kahraman