Anasayfa > Köşe Yazıları  >  ANİ’DEN İZLER

ANİ’DEN İZLER



Dostlar geçen aylarda gerçekleştirdiğim Ani Harabeleri gezisi öncesi tarihi notlar almış ve alanın önemini bilgiler doğrultusunda detaylı inceleme imkanı bulmuştum. Bu yazımda sizlere hem tarihi bilgileri hem de bu gezi sırasında tanışma imkanı bulduğum şiirlerinde Anadolu’yu gördüğüm ve yaşadığım Hakan Koray Kutay Ester adlı eserinden bahsetmek istiyorum haydi bir tarih turuna, oradanda bir kültür turuna hep birlikte çıkalım kıymetli okurlarım…

Ani ile Anadolu’da ilk fetih toprağı, ilk ezan, ilk cuma ve cami ile Türk İslam yurdu olmuş bir diyardır. Ani’ye vardığımda üstümde 1000 yıllık tarihin yükü, Sultan Alparslan emaneti karşıladı beni sanki tepeden bir Selçuklu Kartalı beni izliyormuş gibi hissettim tarihin yükü ile emsal şehrin yükü bir etti, diri kıldı bizi… Ani kentin adı en erken 6. yüzyılda Gamsaragan sülalesinden Ermeni beylerine ait bir müstahkem yer olarak geçer. Ermeni Gamsaragan ailesi ile Ermeni Bagrationi (Bagrat) ailesi arasındaki uzun mücadele ikincilerin zaferi ile sonuçlanmış ve 780 yılında Gamsaraganlar mülklerini Bagratlılara satarak Bizans ülkesine göçmüşlerdir.

Bagratlı I. Aşot 885 yılında Abbasi Halifesi ve Bizans İmparatoru tarafından “Ermenistan Kralı/Şehinşah-ı Armen” olarak tanınmıştır. Aşot ve oğulları önce (bugünkü Tuzluca ilçesinin 8 km kuzeyinde Halimcan köyü yakınında bulunan) Bagaran kentinde, daha sonra (Akyaka ilçesinde Koyucak mevkiinde bulunan) Şirakavan’da ve Kars merkezde hüküm sürmüştür. 961 yılında III. Aşot (953-977) başkentini Ani’ye taşıyarak burada büyük bir kentin inşasına başlamıştır. Kent en parlak devrini II. Smpat (977-989) ve oğlu Gagik (989-1020) döneminde yaşamıştır. Budevirde kent nüfusunun 100.000’i aştığı rivayet edilmektedir. 1045’te Bizanslılar Ani’yi zaptedip Bagratlı devletine son verince savunmasız ve huzursuz kalan Kent, 1064 yılına kadar Bizans yönetiminde kalmış ve bu tarihte Selçuklular tarafından zaptedilmiştir. Ancak kentte Selçuklu idaresinin kurulmuş olduğuna dair bir belirti yoktur. Selçuklu fethinden kısa bir süre sonra kent ve çevresinin Kürt[4][5][6] kökenli Şeddadi beyliğinin başkenti olmuştur. Ani’deki en önemli İslam eseri olan Ebu’l Menuçehr Camii, 1072 yılında Şeddadî emiri Menuçehr tarafından yaptırılmıştır.

1190 yılı dolayında Zakare Mkhrgrdzeli adlı Gürcü beyi Ani hisarını üs alarak Kars ve Ahıska bölgesini kapsayan bir egemenlik kurmuştur. Bunun soyundan gelenler önce Tiflis’teki Gürcü krallarına, sonra Moğol İlhanlılar’a bağlı “atabey” sıfatıyla hüküm sürmüşlerdir. Ani’deki Hristiyan eserlerinin birçoğu bu devirde yapılmış veya onarılmıştır. Daha sonra kent Celayirli ve Karakoyunlu devletlerinin egemenliğine girmiş ise de, nüfusu ağırlıkla Ermenilerden oluşmuştur.

Ani 1319’daki depremde ağır hasar görmüş, daha sonra Timur tarafından ele geçirilerek tahrip edilmiştir. Buna rağmen 1535 Osmanlı-İran savaşında tamamen terkedilinceye dek, kentte bir nüfusun barındığı anlaşılmaktadır.

1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Rusların eline geçen bölge, Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlılar tarafından geri alındı. Ancak Ani platosu daha sonra yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin eline geçti. 1920’de, Kurtuluş Savaşı sırasında Ani son bir kez daha el değiştirdi ve Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına dahil oldu.

Bölge, 1064’te Selçuklu Sultanı Alparslan’a teslim olmuştur.

Başka kaynaklara göre Ani ören yerinde Bronz ve Demir Çağı yerleşimler ve Urartulu olması olası yapılar, kazılarla gün ışığına çıkmıştır. İç kalenin duvarlarında, yeniden kullanılmış klâsik usulde kesilmiş taş vardır ve de Zerdüşt ateşgedesi olabilecek bir yapı da mevcuttur. Ani’den, ilk defa MS 5. yüzyılda müverrihleri, tepeye yapılmış güçlü kale ve Kamsarakan sülalesinin mülkü olarak bahsetmiştir.

HESAPLAŞMA

Gılgamıştan bu yana yürek işçileri hep bir ölümsüzlük peşinde; ölümsüzlük  yürekten gelen, Dünya gezegenine sadakat içerisinde naifçe pişen insanların cehalet karanlığına karşı bir meşale olup parıldadığının, insanlığın yeryüzünde hala yitip gitmediğinin en büyük nişanesi olmuştur. Yaşamak için yaşayan insanlardan bahsetmiyorum elbette! Değindiğim nokta “İnsanlık” tır. İnsan yemek içmek vb. temel ihtiyaçlarının çok ötesinde beyin, ruh, duygu yoğunluğuyla şekillenen bir  yüreğin bütünlüğünü oluşturmaktadır. Bizler gittikten çok sonra hala bu gezegende yaşayabiliriz. Başka bedenlerin yüreğinde tekrar tekrar pişerek insanlığın dilinde kendimizi defalarca yaratabiliriz. “Sen kimi pişirdin yüreğinde ve kimin ölümsüzlüğüne şahitlik ettin mesela?” Tam da bu noktada sizlere şiire sarılan insanlardan bahsetmek isterim.

Şiir, içinde barındırdığı yoğun duyguların, imgelerin ve ses kalitesinin sözcük zevki ile kulağa ulaşması, kalpte iz bırakması ve zihinde merak uyandırmasını sağlayan hassasiyet ve titizlik ile örülmüş dil yapısıdır. Bu sebepten edebiyatın en üst makamı olarak da kabul görmektedir. Çağımızda şiirin ilgi görmemesi çok üzücüdür. Bu aynı zamanda bir o kadar insani duyguları tehdit eden bir durumu ortaya koymaktadır. Biz Şairler ve Yazarlar bu durum karşısında çok kaygılıyız. Cehalete karşı olan bu meşakkatli yolda bazılarımız yitip gitmektedir. Toplum içerisinde parmakla sayılacak kadar az olmamız, belli bir statüye zorlukla gelmemiz insanlığın duygu tüketiminde olduğu ve üretimden uzak durduğunun en net göstergesidir. Bazı televizyon kanalarında topluma örnek ve öncülük kisvesi altında “Evlilik programları vb.”  programlar yapan bazı medya kuruluşları vardır. Bunlar, bir vizyonu ve ruhani beden gelişimi oluşmayan insanlara şiir okutarak ve bu şiirleri sosyal mecralarda alay konusu yaparak reytinglerini yükseltmek adına insanlığın yürek yankısına düşsel atam bombaları attıklarının farkındalar mı acaba? Şiir sadece kulağa hitap etmez, duygulara ve hayata derinlik kazandırır ve hayatın farklı boyutlarını besler. Bu kadar hassas zihinsel ve gönül sel bir sanata yapılan hakaret kabul edilemez elbette.

Kelimelerin gücünü hisseden, kelimeler ile yürekten yüreğe köprü kuran insanlar savaşları bertaraf etmiş, zihnin ve yüreğin, Dünyayı daha yaşanılabilir bir gezegen haline getirebilecekleri inancını hep diri tutmuştur. Bu sebeptendir ki gerçek yazar ve şairler bu meşakkatli yolda kalemlerine daha sıkı sarılma isteği duymuşlardır.  Gerçek insani yaşamın gönüler arası köprülerden geçtiğinin farkında olmamız gerekir. İnsani toplum, bu köprüleri daha çok güçlendirmek için birçok maddi ve manevi fedakârlık içinde olduğumuzu göz ardı etmemelidir. Ölümsüzlük arzusu ve bu gezegenden gitmeden önce bir çentik atma çabası tam da bu çizgiden geçmektedir. Güzel olanı, insani duruşu, nesilden nesle aktarmak kötülüğe karşı bir tek söz de olsa söylemek insanlığın ebedi kalmasını sağlayabilmek adına gereklidir. Üstat Ahmet Arif; “Anadolu şiiri” ile bunu şöyle dile getirmiştir:

Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip…

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne – üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının…

Dayan kitap ile

Dayan iş ile.

Tırnak ile diş ile

Umut ile sevda ile düş ile

Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle…

Kızlarım,

Oğullarım var gelecekte,

Her biri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun?

Bazen şiirler bize yalnız olmadığımızı çok kuvvetli şekilde hissettirir. Şiir,  bizimle şair arasında kurulan güzel bir köprüdür. Şiir dinlemek düşüncelerimizi, kalbimizi ve kendimizi keşfetmemizi sağlar.

Gönül işçiliği şiir, kulağa hayal dünyasına ve en önemlisi de ruhun derinliklerine dokunmaktır. Bu sebepten ötürü şunu belirtmem gerekir ki, biz gerçek şair ve yazarlar; sadece yazmak için yazan, insanları kitaptan şiirden iğrenme noktasına getiren; edebiyat dünyasında kendilerini yazar ve şair olarak nitelendiren sözde yazar ve şairleri, o sanat canavarlarını hiç bir zaman affetmeyeceğiz. Verilen bu onurlu ve meşakkatli yürek davamızda onlar bizim için kendilerini savuran birer taş parçasından başka hiç bir şey değillerdir. Onlar toplumun aydın insanları tarafından, “Ben dahi olsam,” ciddi eleştirilere maruz bırakılmalıdırlar. Kendilerini düzeltmeleri için eleştirinin yanında eğitilmeleri de şarttır. Şiir, kelimelerin güzel bahçesidir. Ya düzgün sıralarda yetişirler, ya da özgürce istedikleri yerde büyürler. Fakat gül değil, gülün  kokusudur şiir… Şiir, deniz değil denizin sesidir… Muhakkak ki insanlığı gerçek şiir ile kucakladığımız da, bu sorunlar ile mücadele etmenin yüceliğine her insan yürekten şahitlik eder.Lakin insani yürek çağrısı, sadece insani olarak terbiye edilmiş güzel yüreklerden dökülebilir.


Sıradaki Habere Kaydır