BAKLAVA TADINDA



        Öyle anlar vardır ki bir hareketle gönül çiçekler açar, baharın en güzel gününü, yazın en ferah anını yaşar insan. Ağustos ayının son günleriydi. Mehmet Bey, sahilde şezlonga uzanmış, güneşin nazlı nazlı batışını, dalgaların nağmesinin verdiği huzurla izliyordu. Sadece güneşin batışını değil, etrafındaki her şeyi izliyordu. Zira koşuşturmadan, sakin kafa ile yaşadığı dünyayı temaşa etmek, tatilin en güzel anlarındandı. Sükûnet içinde seyrinin keyfini çıkartırken, az ileride kafeterya tarzındaki işletmenin önünde bulunan masalardan birinde oturan, elli beş altmış yaşlarında dalgın dalgın çayını karıştıran beyefendi dikkatini çekti. Hem dalgın hem üzgün bir hali vardı beyefendinin. Mehmet Bey onu izlerken, karşı masasına iki genç oturdu. Hemen arkalarından sipariş ettikleri iki porsiyon baklava da servis edildi. O servis, dalgın beyefendinin dikkatini çekti. Bir gençlerin önündeki baklavalara bir de çayına baktı. “Çayın yanında iyi gider.” Düşüncesiyle olacak ki yerinden kalktı, tatlıların satıldığı bölüme gitti. O giderken Mehmet Bey şezlongdan çoktan kalkmış, beyefendinin iki masa ötesinde müsait bir yere oturmuştu. Dalgın beyefendi bir porsiyon baklavanın fiyatını sordu. Sonra cebindeki bozukluklara bakıp vazgeçerek yerine oturdu. Çayını yudumlamaya başladı. Dalgın gözleri, denizin ardından kaybolmak üzere olan, giderken kırmızı turuncu arası selam çakan güneşi izliyordu. “Kim bilir aklında neler var? Gönlünü ne huzursuz ediyor da bu kadar dalgın?” diye düşündü Mehmet Bey ona bakarken. Bir anda içinden, ismini bile bilmediği, dalgınlığıyla hassasiyetini cezbeden beyefendiyi mutlu etmek geçti. O düşünceyle tatlıların satıldığı bölüme gitti. Bir porsiyon kendi için bir porsiyon da üzgün bakışların sahibi için sipariş verdi. Garson önce Mehmet Bey’in sonra çayını yudumlayan dalgın beyefendinin baklavasını servis etti. Ve Mehmet Bey’i işaret ederek onun ikramı olduğunu söyledi. Garsonu dinlerken yüzünde, insanın içini ısıtan bir tebessüm belirdi. Sağ elini önce kalbine, ardından ağzına en sonunda başının üzerine getirerek selam verdi. Bu selam; “Aldım, kalbimle, dilimle, başımla kabul ettim.” demenin işaretiydi. Yetinmedi, sağ elinin tersini öpüp başının üzerine koydu. “Eli öpülesi insansın.” der gibi. Mehmet Bey de aynı saygı ile getirdi, sağ elini kalbinin üzerine. İkisi de farklı masalarda aynı ahengi seyrederek, yediler baklavalarını huzur içinde.

       Dalgın beyefendi bu sefer tebessüm ederek izliyordu güneşin batışını. Dalgınlığının yerini, baklavadan daha tatlı tebessümü almıştı. Düşünülmek, fark edilmek hoşuna gitmiş, mutlu olmuştu. Giyiminden, halinden anlaşıldığı kadarıyla baklavayı alamayacak, muhtaç biri olmadığı belliydi. Fakat üzerinde o anda o kadar para yoktu. Mehmet Bey bunun farkındaydı. Peki ama neden ısmarlamıştı o baklavayı? Hem de muhtaç olmadığı belliyken. Sadece buruk, müteessir bir kalbi bir anlık da olsa mutlu etmek istemişti. Başarmıştı da… Beyefendinin yüzündeki tebessüm, baklavadan daha güzel bir tadı Mehmet Bey’in gönlüne salmıştı. O tatla izliyordu güneşin batışını. Peki muhtaç durumda olmayan beyefendi, neden bu kadar sevinmişti bir porsiyon baklava ikramına? Düşünülmek, fark edilmek hoşuna gitmişti. Dalgınlığını bile fark edecek hassas insanların varlığı güven ve mutluluk tohumu ekmişti yüreğine. Belki de yeşermeye başladığı andan itibaren o da başka yüreklere atacaktı aynı güven tohumunu hassasiyetle.

        İnsanlığın toprağı yürek, tohumu hassasiyettir. İki insan tek kelime etmeden, Mehmet Bey’in hassasiyetiyle mutlu olmuşlardı. İkisinin gönlüne de çiçekler açtıran tek bir hareketti. Yardım etmek, birinin ihtiyacını gidermek, karşısındakini mutlu etmek. Onlardan daha çok bizi mutlu eder. İnsanın fıtratında vardır mutlu ederek mutlu olmak. Birine yardım edilmesi gerektiğinde; “Ne kadar ihtiyacı var? Gerçekten ihtiyacı var mı acaba?” diye sormadan harekete geçemiyoruz bir türlü. İnsanların iyi duygularını sömürenlerin varlığını düşünürsek, haksız da sayılmayız. Ama sadece maddiyata mı muhtaçlığımız? Öyle insanlar var ki bir kuru selama, bir tebessüme, bir an da olsa düşünülmeye muhtaç. Yıllarca başkaları tarafından düşünülmeyen insanların yürekleri, kim bilir nasıl buz tutmuştur. Kim bilir ne kadar üşümüştür o yürekler…

       Buzları eritebilmek, anlık da olsa yürekleri ısıtabilmek, bir selam bir tebessüm, azıcık hassasiyet ile mümkünken; Peygamberimiz (s.a.v) “Selamı aranızda yayınız.” “Tebessüm sadakadır.” derken; bizi bu güzelliklerden, baklava tadında hisleri yüreğimizde duymaktan mahrum eden nedir acaba? Bu soruyu samimiyetle sorduğumuzda kendimize, cevabını bulmamız muktedirdir.

       Kıymetli dostlar, Mehmet Bey’in baklava ikramı iki yüreği ısıttı. Belki ısınan o iki yürek, başka yürekleri ısıtacak, ağızlarında ve gönüllerindeki o tat gidene kadar. Belki de yeni tatlarla yeni yürekleri ısıtacak, güven salacaklar. Baklava tadında hisler yaşayabilmek, yürekleri tatlandırabilmek, ısıtabilmek umudu ve dileğiyle.

Saygılar, sevgiler.