BAŞKA NEYİMİZ KALDI?
Geçen hafta iş yerine, yetmiş yaşlarında, temiz yüzlü, kibar bir amca geldi. Sigortasını yaptırdı. Poliçesini verirken, yaşlıdır belki fark edemez düşüncesiyle ücretin yazılı olduğu kısmı gösterdim. Amca, “Belirtmene gerek yok kızım. Biz birbirimize güveniriz. İnsan insana, Müslüman Müslümana güvenmeli. Birbirimize güvenmekten başka neyimiz kaldı?” dedi. “Güvenmediğinizden değil küçük yazıyor, görünmez diye gösterdim.” Dedim ama bu cümlenin de sonunun güven koridoruna çıktığını kendi söylediklerimi duyarken fark ettim. Amca açıklama yapmakta haklıydı. Ona hak verdiğimi hissettirmek için kendi sözlerini tekrarlayarak, “Doğru söylüyorsunuz amca, insan insana güvenmeli.” dedim.
Amca zamanımızdaki güvensizlik duygusundan, insanların birbirlerine “acaba” ile yaklaşmasından oldukça rahatsızdı. Ve kendi imkanları dahilinde direniyordu, iyilik yapma fırsatlarını kapı dışarı süpüren güvensizlik rüzgârına. Anlatmaya devam etti.
“Bizim birbirimize güvenmeye ihtiyacımız var. Birkaç ay önce bir olay vuku buldu. Anlatayım da dinle. Bir arkadaşım var. Eski falan da değil tanışalı bir yıl oldu olmadı. Birkaç sefer bir arada oturduk sadece. Çocuğunu askerlik için Kars’a bırakmış. Başına bazı işler gelmiş. Parası bitmiş. Geri dönememiş. Beni aradı, “Para gönderebilir misin?” diye. Tabi olur, deyip bankaya gittim. Bankadaki memur, “Parayı gönderdiğin akraban mı?” diye sordu. “Hayır, arkadaşım.” Diye cevap verdiğimde, “Çok eski dostun olmalı.” dedi. “Yo tanışalı bir yıl olmadı.” Dediğimde, “Nasıl güveniyorsun? Ya paranı geri alamazsan, güvenme bence.” dedi. İkimiz de şaşkındık. O benim nasıl güvenip para gönderdiğime, ben onun tanımadığı bir insana bile “Güvenme” diye telkin vermesine. “İnsan insana güvenmeli, ben insanlığımı yapıyorum, zorda kalmış birine. Vermese bile Allah elbet bir yere yazar o parayı. Hayır yazar, zekât yazar ama bir yere yazar mutlaka. Bizim birbirimize güvenmekten başka neyimiz kaldı ki?” dedim. Sonra ne oldu biliyor musun kızım? Merakla sordum, “Ne oldu?” “Arkadaş Kars’tan geldiğinde biraz daha borç istedi. Onu da verdim. Bir hafta sonra bütün borcunu ödedi. Meğer, “Ne oldu? Ne yapacaksın? diye sormadan, ikilemeden bir tek o verir diye ilk beni aramış. Eğer güvenmeyip parayı göndermeseydim, bir daha güvenip beni arayamazdı. Belki de sadece bana değil, birçok doğruya da güvenini yitirecekti. Güvenmezsek, güvenilmez oluruz. İnsan insana, Müslüman Müslümana güvenmeli. Güvenmekten başka neyimiz kaldı?”
Amca gittikten sonra iyice düşündüm. Her şeyden önce sahip olduğu güçlü itikadı düşündüm. Güveninin derinliklerinde, Allah’a olan sağlam itikadının onu nasıl rahat tuttuğunu fark ettim. Böyle güçlü bir itikadın, bizim sorun sandıklarımızın kökten çözümü olduğunu da.
Sonra amcanın, “Güvenmekten başka neyimiz kaldı?” sorusu takıldı dimağıma. Bu sözün temelinde yılların sağlam tecrübesi vardı. Öyle hoyrat kullanmışız ki bütün duyguları. Öyle kırıp kendimizden uzaklaştırmışız, sahtelerine öyle aşina olmuşuz ki asıllarını görünce bile “acaba” kıskacında hırpalayarak karanlığa yuvarlar olmuşuz. Doğru söylüyordu amca. Biri bize sevgisini, iyiliğini, güzelliğini, vefasını hatta adaletini bile gösterdiğinde; “acaba” ile sarsmadan, yaralamadan, yarısını yok etmeden kapımızın eşiğinden geçiremiyoruz. Ancak biri bize güvendiğinde sorgusuz, sualsiz kabul ediyor, mutlu oluyoruz. Sanırım hepimizin güvenilmeye ihtiyacı var. Ve gerçekten de elimizde güvenden başka bir şey kalmamış.
Şükür ki, toplumumuzda amca gibi hassas, insanlığın gidiş yönünü gören, tecrübeleriyle tek başlarına da olsa çözüm üretmeye çalışan değerler var. Ve yine şükür ki arada bir de olsa o değerlerle yolumuz kesişiyor. Güvenmek, güvenilmek ve hoyrat kullandığımız bütün duyguların gönlünü alabilmek dileğiyle. Saygılar, sevgiler.