Sayfa Seç

DÜNDEN BUGÜNE

reklâm

Yazar hakkında

      Pencereden sızan, sabahın ilk ışığıyla gözlerini ovuşturarak uyandı küçük kız. Yorganın üzerinde kıvrılmış yumuşacık tüylü kedinin başını okşadı. Onu iterek yorganı kaldırıp kalktı yataktan. Elini yüzünü yıkadı, koşarak merdivenlerden inip mutfağa gitti. Kahvaltıya oturmak üzere olan ev halkıyla başladı kahvaltı etmeye. Sofrada annesi, babası, dedesi, babaannesi, kardeşleri, halası, amcası yaklaşık on kişi vardı. Hızlıca kahvaltısını yaparken gözleri, kulakları büyüklerindeydi. Kayıt cihazı gibiydi. Her konuşulanı, mimiği, tepkiyi kaydediyordu. Sofradan kalkınca kendisine verilen görevi yapmak için dışarıya fırladı. Tavukları yemledi. Kümesten çıkardı. Yumurtaları toplayıp eve bıraktı. Tekrar koşarak gitti bahçeye. Görevi, tavukların sebze bahçesine girmesini önlemekti. Yaz tatilinde, her gün öğlene kadar yapardı bu işi. Tavukları gözetlerken, elma ağaçlarına çıkar, ham elmalardan iştahla yerdi. Öğlen yemeğini de aynı iştahla yiyip arkadaşları ve kuzenleriyle buluşurdu. Bazen çimenlerde koşup, yuvarlanırlardı. Papatyalardan taçlar yapar sonra çimenlere uzanıp, bulutları hayalleriyle süslerlerdi. Bazen dere kenarında ayaklarını suda çırpıp, renkli taşlar toplarlardı. Kırmızı, ses çıkartan taşı bulan, günün en mutlu çocuğu olurdu. Bazen sarı topraktan tabak, tencere yapıp kuruması için güneşe bırakırlardı. Sonra kendi yaptıkları oyuncaklarıyla oynamanın tadına doyamadan akşam oluverirdi. Hemen her akşam, yemekten sonra uyuya kalır bazen de sofra başında yenik düşerdi uykuya küçük kız. Bazı akşamlar ekin biçme imecesi olur. İmecede ışık tutma görevi çocuklara verilirdi. Takatleri kalmadığında büyükleri yetişirdi imdatlarına. Görevi devredince ekin destelerinin üzerine bırakırlardı, koşuşturmaktan yorgun düşen minik bedenlerini. Yıldızları seyreder, isimlerini bilmeden kendilerince ad takarlardı. Yıldızları yorgan, ekin destelerini döşek yapıp uykuya dalan küçük kız ve akranları ertesi güne, güneşin ilk ışıklarıyla başlarlardı yine…

       Bu anlattıklarım bir masaldan, hikâyeden ya da çizgi filimden alıntı değil. Anlattıklarım yirmi beş, otuz yıl önce kırsal kesimde yaşayan birçok kişinin çocukluğudur. Dünden bugüne değişen yaşamlarımıza bakabilmek için verdim bu örneği.

      Araştırmalar diyor ki; kalabalık ailelerde büyüyen çocuklar, yalnızlık duygusu çekmezler, daha sabırlı olurlar, iletişimleri güçlüdür, fedakârlık duyguları gelişir, büyüklere saygıyı öğrenirler, paylaşma duyguları gelişir, kendilerini daha çok güvende hissederler, dinlemeyi ve takım çalışmasını öğrenirler, sorun çözme kabiliyetleri gelişir. Geçmişte çocuklar o kalabalık ailelerde farkında olmadan, ne çok şey kazanmışlar. Örnekte olduğu gibi sorumluluk verilen çocukların kendilerine güveni gelir. Başardığı her iş yenisini de başarabileceği mesajını verdiğinden, kendinden emin üstlenir çocuklar her görevi. Böylece çalışkan insanın temelleri atılır o yaşlarda. Çocuklar iç içe doğayla. Taşla, toprakla, suyla atıyorlar enerjilerini. Ağaçlara çıkarak, koşarak, iş yaparak güçlendiriyorlar kaslarını ve iradelerini. İmecelerde, toplumun bir parçası olma şerefine nail olup, kendilerini önemli ve işe yarar hissederek sosyal yönlerini; yıldızları ve bulutları seyrettiklerinde hayal güçlerini geliştiriyorlar.

      Ne kadar güzel ve coşkulu geldi değil mi örnekteki çocuklar bize? Şimdiki çocuklara ve çocukluğa baktıkça içi sızlıyor insanın. Belki de günümüzde birçok çocuk anlatılanları yaşama fırsatı bulamayacak. Ayaklarını suda çırpmak için yüzme kursuna; ağaçlara tırmanmak, taşlar ve hayvanlar ile tanışmak için doğa turlarına, hayvanat bahçelerine; bir gece yıldızların altında uyuya bilmek için izcilik kursuna gitmek zorunda kalacaklar. Bütün bunlara gidebilmek tabi ki çok güzel ve gerekli. Peki ya gidemeyen çocuklar… Enerjilerini toprağa bırakamayan çocukları, ellerine verdiğimiz telefon, tablet, oyun konsollarıyla sakinleştirmeye çalışırken, belki de yeni problemlere kapılarımızı ardına kadar açıyoruzdur… Anne, baba ve çocuktan oluşan minik ailelerimizde çocuklarımızı yalnızlığa terk ederken, onların sorumluğunu büyüklerle paylaşamadığımız için biz de geçmişteki ebeveynlere göre daha çok yıpranıyoruz. Tabi ki bütün bunları bile isteye yapmıyoruz. Hayat ırmağının bizi taşıdığı başka, bambaşka bir deniz zamanımız. Ve o denizde hayatta kalmak, sağlam bir gemiye binebilmek hiç kolay değil. Çocuklarımızı zamanın denizine en iyi şekilde hazırlama gayretindeyiz.

      Şimdiki çocuklar çok zeki. Büyük bir bölümü de emeklerimizi boşa çıkartmıyor. Güzel başarılara imza atıyorlar. Lâkin bakışları tutsak, kelimeleri kısır çocuklarımızın. Çok zor denklemleri çözebiliyor, şahane projeler üretebiliyorlar. Ama “Nasılsın?” sorusuna sadece “İyi” diye cevap veriyorlar. “İyiyim, teşekkür ederim. Siz nasılsınız?” demek onlara zaman kaybı gibi geliyor. Yetmiş yaşındaki bir dede ile on beş yaşındaki torunu, neredeyse hiç muhabbet edemiyor. Aslına bakarsanız bunun mimarı biziz…

      Belki on kişilik sofraya oturtamayız çocuğumuzu, doğa ile bütünleşmiş bir hayat da sunamayız. Ancak sosyal değerlerimizin, hayatın en önemli denklemi olduğunu, yaş farkının muhabbete engel olmadığını anlatabiliriz. Büyüklerin tecrübelerinin geçmişi, bugünü, yarını aydınlattığını; özgür bakış açıları sunduğunu, bereketli ve zengin kelimelerin, duyguların onların sözlerinde saklı olduğunu gösterebiliriz. Dünden bugüne köprü görevi üstlenip, dünün huzurunu bugüne taşıyabiliriz. O zaman dünün değerli, katıksız mutluluğunu bugünün çocuklarına, gençlerine aşılayabiliriz. Dünden bugüne bütün güzellikler sizinle olsun.

Saygılar, sevgiler.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Son Yorumlar