DUR DE!



DUR DE!

Mutlu çocukluk anıları biriktirenler,dünyanın en güçlü ruhuna sahip insanlar desem mübalağa etmiş olmam.Çocukluk yıllarının kalitesi,yaşama sirayet eden en büyük sermaye. Bununla birlikte mutlu çocukluk anıları değil de zahmetli anılar varsa,bu da en büyük tecrübe olur.Yine kârdır yani.Yara alan yüreğinizi tamir etme çabanız güçlendirir sizi;
“çocukluk geride kaldı,şimdi yetişkin olma zamanı. Ama içimdeki çocukla el ele” diyerek.

Dolu dolu çocuk olan nasiplilerdenim ben de hamdolsun. Bazen kapatıyorum gözlerimi, tüm sevdiklerim eksiksiz benimle. O kadar mutlu bir çocukluğun sebeplerine bakıyorum,şimdi mutlu olamayan nesli düşünerek … Teknoloji bu kadar gelişmemiş o zaman .Şimdi lüks sayılmacak pek çok şey belki de yoktu bile hayatımızda.Tatlı bir düzen,büyüğe hürmet, küçüğe merhamet,hayata dahil edilmek,sorumluluk bilinci hayatın akışında kazanılır,özel bir çaba harcanmazdı.

Bilenler bilir,evimiz cadde üzerinde olduğundan ,sokağa çıkarak oynamak Adapazarı demekti benim için. Anneannemin evi de caddeden biraz içeride kalan bir mahalledeydi. Samimi dostlukların, bitmek bilmeyen misafirlerin,dedikodusuz saf muhabbetlerin olduğu masal gibi bir yer…Yaz günü,ikindi vakti ile,sokak çocuklarla hareketlenirdi.Her akşam alınan çekirdekler ve sakızlar,muhabbetin vazgeçilmeziydi. Oturduğumuz yerde çekirdek çöpünden bir dağ oluşur,sonra birimiz süpürür diğerimiz küreğe doldururduk. Olması gereken buydu,özel birşey değildi yaptığımız yani! Annelerimiz gücümüzün yettiği ölçüde hayatın tatlı akışına dahil ederlerdi bizi. Bu sebeple de birinin;”orayı süpürün” diye fırça atmasına gerek olmazdı. Akşam ezanı eve dönüş vaktini hatırlatırdı.Çocuklar akışın içinde gözlemci olur,yapması gerekeni öğrenir ve yaptığı işleri de severek yapar ,”ben artık büyüdüm” bilinci kazanmış olurdu.

Şimdi evlilik çağına gelmiş kızların, “yemek yapmayı bilmiyorum” cümlesinden kim sorumlu dersiniz? Tabi artık “bilmiyorum” mazeret sayılmaz, zira Google amca hep elimizin altında, isteyen pek çok konuda bilgiye ulaşabiliyor.

Peki erkek çocuklarında durum nasıl? Yaz döneminde bir aile dostunun yanına emanet edilir,hayatın nasıl kazanıldığını tecrübe etmesine fırsat verilirdi.Şimdi yaz okulu,kurs vs.vs.vs…Başarı odaklı kurulmuş makina gibi,ruhsuz,sosyal bağları zayıf nesil , yarın nasıl bir genç kızı emanet diye üstlenir, nasıl baba olur?

Sorumluluk verilen ve yerine getirmek için çabalayan çocuk ezilmemiştir , gelişmiştir.Bir nesil buna inandırıldıkları için,biz çocuklarımızı farklı yetiştireceğiz diye düşündüler belli ki!Sınırları olmayan,sorumluluk verilmemiş gençten saygı, merhamet ve hizmet beklediler. Yanlış olduğunu anlamak uzun sürmedi belki ama olan oldu bir kere.

Her koyun kendi bacağından asılır deyip yalnızlaşmaya kapı araladılar.Oysa vaktinde müdahale edilmeyen o koyunun kokusu hepimize rahatsızlık veriyor artık.Zihniyeti, hayat felsefesi, vizyonu ne olursa olsun bazı konularda ortak bir tutumumuz olsaydı bugün belki “vah gençlik” demeyecektik. Şimdi soruyorum, Müslüman kimliğimin de ötesinde bir insan olarak sadece;
Henüz hayatının baharında, “kadınlık” nedir bilmeden,özgürüm diyerek vaktinden çok önce yaşanılan cinsel deneyimleri hangi aile,hangi zihniyet kabul ediyor? Üstelik artık yazık ki özgürlük (!) dedikleri şey, sokaklara taşmış durumda…Ki bu durum,benim özgürlüğüme zarar veriyorsa, kabul edilebilir değildir. Sokakta özgürce (!) cinselliği sadece hayvanlar yaşar,onu da insanlar kadar görmüyoruz ortada!!

Dünya kirlendi,tadı kaçtı serzenişleri yerine ne yapılması gerekiyorsa ona yönelmeliyiz hep birlikte.Gazetemizin yazarlarından kıymetli Hülya Hanım,geçen gün paylaşımında ahlâk zabıtası olsa keşke demiş. Ne kadar haklı…Önceleri var olan bir şeyi kaldırarak kendimize biz zarar vermişiz aslında. O beğenmedikleri (!) Osmanlı dönemi, Türk-İslâm toplumlarının en ferah zamanı olarak tarihe geçmiştir. Tarihçi Yazar Nermin Taylan Hanımefendi’nin “Osmanlı’da yasaklar” kitabında şöyle bahsediliyor:
“Osmanlı kadını ile gayri Müslim kadını ayıran ince/kalın yaşmak farkı idi.Ve Müslüman kadın, onlara benzer dışarı çıkarsa akşam zabıta uyarı için eve gelirdi.” Bu baskı mı? Bence değil! Nefs hep taşmak ister,olması gereken sınırı koruması noktasında yardımdır bu benim zihnimde. Hâsılı ,zaman içerisinde ısrarla özgürlük deyip kendimizden geçtik ve ortaya çıkan durumdan şimdi kendimiz rahatsızız.

Barajın kapakları bir defa açıldı mı, akan suyu geri almak imkânsızdır.Bir defa yapılan hep yapılabilir hâle geliyor. Neslin korunması maksadı ile devlet ,STK’lar ve halk uyum içinde kocaman bir adım atmalı. Caydırıcı ceza olmalı…En başta eğlence diye yayınlanan rezaletlere dur denilmeli.Kulağın hayâsızlığa şahit olması kalbi zehirlerken ses çıkarmıyor olmamız bile vebal olarak yeter bize…Sokaktaki genç grupların sıradan her cümlenin başına sonuna iliştirdiği küfürler, neyin ispatı?Yaptırım gerektirmez mi?Belli yerlere atılan çöp için nasıl ceza varsa,istemsizce duyarak kalbimize atılan bu çöpten beter zehrin de bir caydırıcı cezası olması şart. Eskilerin dediği gibi ; “kuldan utanmadın, Allah’tan da mı korkmadın?” diyesi geliyor insanın.

İnancı ne olursa olsun,bu ecdad kanıyla sulanmış vatan topraklarında edepli,saygılı bir nesil yetişmeli, yaşamalı ve nesil yetiştirmeli…

Allah’ım dünyamızı ahirete uzanan yolda hayreyle…(Amin)

Baki hürmet ve dua ile kıymetli dostlar…