HANGİSİSİN?



Bir mülteci türküsüdür dillerde yıllardır. “Neden geldiler?” diye başlayan cümleler, iğrenen    bakışlarla tamamlanıyor maalesef.

İlk sığınmacıların kabul edildiği zamanlardı. Acele bir işle evden çıkmıştım. Çocukları babaannelerine bıraktıktan sonra, hızlı adımlarla yürüyordum. Yerdeki doğalgaz kapağının ses çıkardığını bir an unutarak üzerine bastım. O an “çattt” diye sert ve güçlü bir ses çıktı. Göçmen bürosunun önünde bekleyen uzun bir kuyruk vardı. Ve kuyruğun sonunda olan evli genç çift o sesle, başlarını elleri arasına korku ile aldılar. Utanmasam yere oturup sesim yettiğince ağlayabilirdim, o kadar korkmalarına sebep olduğum için…

Kim bilir o ses neleri canlandırdı zihinlerinde. Patlayan bir bomba, zorla girilen bir ev kapısı, yıkılan bir yapı!!!

Belki memleketlerinde kariyer sahibi, sözü dinlenir, saygın kişilerdi. Ancak şu an o sırada beklemekti nasiplerine düşen! Düşmanın zulmünden sığınmışlardı bir umutla…Eminim hayalleri; eskisi gibi kendi topraklarında olabilmektir. Konu derin! “Ülkelerinde kalıp savaşsınlar!” diyenler var. İçinde bulunmadığınız, bilmediğimiz şartlar için ahkâm kesmek yerine paylaşmayı denesek daha kolay ve insanca olmaz mı?

Aklıma, gönlüme ensar/muhacir kardeşliğinin muhteşemliği düşüyor. Mekke’deki zulümden Medine’ye hicret eden Müslümanlar (muhacir) ve onlara kucak açan Müslümanlar (ensar) bize örnek değil miydi bu konuda?

Medineli Müslümanlar’ın, Allah için Mekkeli kardeşlerine kucak açıp onlarla her şeylerini gönüllü olarak paylaşıyor olması, onların imanının güzelliğinden şüphesiz.

Ensar paylaşmak istiyor, muhacir yük olmaktan imtina ediyordu. Karşılıksız verilenlerden almaktan kaçınıyorlar, kimisi hurma bahçesinde işçilik yaparak yardımcı oluyor, el emeğini kazanmaya çalışıyordu. Her iki tarafın yüce gönüllülüğü…

Malımızın yarısını mı paylaştık, iş kapısı mı açtık, yapacakları ticaret için yol mu gösterdik? Bir tencere çorba mı ikram ettik? Yoksa çirkin bakışlarla zulmeden mi olduk?

Kalıp savaşmak ya da savaşmamak onların konusu idi. Bize düşen “hoşgeldin” demekti sadece. İnsanlığa yakışan buydu.

Ankara’da yaşananlar, minicik yavruların fırlatılan taşlara maruz kalması hangi kalbe sığar ki? Ya tecavüz edildikten sonra öldürülen hamile annenin başına gelenler?

İdrak edemediğimiz bir şey var; her milletin ahlâk sahibi olanı da olmayanı da var maalesef. Ancak genelleme yaparak etiketlemek adil olmaz.

Cemil Meriç ‘in sözü zihnimi aydınlatıyor;

“Evlât! Bu ülkede sağcı/solcu, ilerici/gerici yoktur. Namuslular ve namussuzlar vardır. Siz namusluların safında olunuz. Göreceksiniz çok kalabalık olacaksınız.”

Önceden de demiştik ya; seçenek hep iki tanedir diye. Var gibi görünen üçüncüsü kafa karıştırmaktan öteye geçemez. Savaş mağduru bir sığınmacıya el uzatmayı mı seçtiniz, tiksinerek mi baktınız? Bir an empati yaptınız mı? Şu günler geçip gittiğinde, ne tarafta durduğumuzu hatırlayınca memnun olacak mısınız?

Başkalarının ne olduğunu görmek/görmeye çalışmak yerine, ben insana/kula yaraşır davrandım mı sorusuna cevap olacak kalitede yaşamak bütün mesele.

Sel felâketinin yaşandığı şu zor günlerde yardım kampanyalarına karşı çıkanlar var maalesef. “Devlet yapsın” kafasıyla yaşıyorlar. Devlet elbette yapmalı, yapıyor da zaten. Bununla birlikte “kim ne yaptı?” diye sağa sola bakınmak yerine, “ben ne yapabilirim?” diye dertlenip el uzatabilmeli insan. Merhamet, vefa, yardımseverlik insanın insanlık kalitesini cilâlayan en kıymetli cevherlerdir.

Sahabe-i kiram infak (Allah için ihtiyaç sahibine yardım etmek) ve işar (kendinin ihtiyacı varken vermek) şuuruyla yaşardı. Kendi muhtaçken fakir sahabe, dağdan odun toplar, satar ve parasını ihtiyaç sahibi olana verirdi diye rivayet edilir.

Bu kadarını bu yamalı yüreklerle başaramıyoruz belki ama ihtiyacı olana uzanan ele düşmanlık etmemeli hiç değilse!

Acının, savaşın, felâketin olduğu dönemlerde dahi ırkçılık, partizanlık yapıp, bir yaraya merhem olmaktan kaçınmak insanın fıtratına ters düşmesidir.

“Şüphesiz biz insanı en güzel şekilde yarattık”(Tin süresi/4) buyuruyor Rabbimiz. En güzel şekil tabirinin içini doldurun desem; merhamet, vefa, yardımseverlik, adalet, cömertlik gibi meziyetleri saymaz mıyız?

Bazı seminerlerimin ve derslerimin başında dinleyenlerden bir ricada bulunuyorum. Şimdi kıymetli okuyucularımdan da aynı şeyi istirham edeyim öyleyse;

“Gelişmesi gereken (çokta hoşnut olmadığınız) üç özelliğinizi, kimsenin göremeyeceği bir yere not eder misiniz?”

Peki ne işe yarayacak şimdi bu? “İki günü birbirine denk olan ziyandadır” hadisini hayatımıza nakşetme fırsatı olacak inşallah. O üç özelliği geliştirmek, hayra çevirmek için hedefler belirleyeceğiz. Ve iki günün denkliğini bozan adımlarımız olacak inşallah.

İnsanlığımı, kulluğumu tamir ettikçe, güzelleşen ruhum bedenime fısıldayacak;

-Muhtaca yardım et!

-Seni kıranı affet!

-Aramayanı ara!

-Alnın secdeye varsın!

-Zekâtını, sadakanı cömertçe ver!

-Tebessüm et!

-Çözüm odaklı yaşa!

-Dünya imtihan, vakit dar, kazanmak senin elinde!

“Dün akıllıydım, dünyayı değiştirmek istedim. Bugün ise bilgeyim, kendimi değiştirdim.”(Hz.Mevlânâ)

Tüm bilgelere, bilgelik yolcularına, merhamete aşık yüreklere selâm olsun!

Baki hürmet ve dua ile efendim…