KEŞKESİZ



KEŞKESİZ

Burası dünya…Herşey tamam olsa , adı cennet olurdu. Her duyguyu tadıyoruz, bazıları ile hiç tanışmamış olmayı temenni etsekte! Kırılıyoruz çıt diye en derinimizden…Bazen öfkenin ateşi yakıyor ruhumuzun en nadide çiçeklerini…Bazen de en değer verdiğimiz canımızı kaybediyoruz ve hayat bitti sanıyoruz. Bitti dediğimiz yerden bir daha filizleniyoruz “Ol” diyenin emriyle…

Çok karışık görünen bir imtihanın da feraha açılan bir kapısı var elbette . Tüm mesele,her ne olursa olsun Yaratıcıyı ve hesap gününü zihinde diri tutmak, kalbi onunla muhafaza edebilmek…Rahmetli babacığım çok ani bir kayıp oldu bizim için.Gerçi ölümün bekleneni olur mu diye sorarsanız, olmaz derim.İsterse ölen yüz elli yaşında olsun,yine de aynı yanar yürek…Ama emir büyük yerden olunca eyvallah der,boyun bükeriz. İşte o boyun büküş teslimiyetin ta kendisi,hem de yaranın devası oluverir.Babamın ardından yedinci günde anneannemi verdik toprağa. (Tüm ölmüşlerimize rahmet olsun inşallah) Oysa bir gece önce anneme sarılmıştı anneannem,minicik bir kız çocuğunu avutur gibi.Annem kırk sekiz yaşındaydı, ama anneciğinin minicik yavrusuydu İşte.

-“Olmaz,bırakamam seni burada.Benimle Adapazarı’na geleceksin” diyordu. Ve ben henüz kucağımdaki dört aylık kuzuma anne olmayı onlara bakarak öğreniyordum sanki…Takdiri ilâhi ! Annem sabahına da,hayata tutunacak en güçlü dalını kaybetmenin hüznünü öyle asil yaşıyordu ki…Sağlık ekiplerine; “hayır,iğne falan istemiyorum,benim Rabbim var” derken ne de güçlüydü. Kısa bir süre sonra,rutin bir muayene için doktora gitmesi gerekiyordu annemin.Ama itirazı vardı,o da sessiz ve asildi; “hayır istemiyorum”

Ellerini tutup; ” birbirimize tutunacağız annem.benim için…” deyince ikiletmedi.Doktoru Nişantaşı’nda idi.Yıllarca Fransa’da vazife yapmıştı.Hayata farklı pencerelerden baksakta,ortak değerlerimiz vardı. Öncesinde durumu özet geçmiştim kendisine.Anneme başsağlığı diledikten sonra;

“Melike Hanım, antidepresan kullanıyor musunuz?” diye sordu.Aslında evet demesini bekliyor gibi bir hâli vardı.

-“Hayır, kullanmıyorum. Bana bu imtihanı gönderen elbette hâlimi de bilir.O’na sığındım ben.” deyince, kaybolmuş birşeyi bulmuşçasına sevinen çocuk gibi kalemi bıraktı elinden ve ;

-“Sizi tebrik ediyorum, her duygu ertelenmeden vaktinde yaşanmalı.Zaman en güzel ilâç, elbet unutmayacaksınız ama bu alev aynı şiddette olmayacak” dedi.

O alev hep yakarken yüreği, onunla yaşamayı öğrenmek büyümek miydi,yoksa hayatı anlamak mı?Henüz yirmi üç yaşımda yeni anne olmuşken üst üste gelen kayıplar, hayat dersi oluyordu bana.Güçlü bir annenin,acısında dahi nasıl toparladığını öğrendim. Acı ile yanarken,hayatın akışında devam etmeyi,acının insanlara saygıya engel olmadığını ve daha pek çok şeyi…

Yalnız kalıp ağlamak mı istiyordum yoksa bu ansızın vedaya ısrarla direniyor muydum bilmiyorum. Bizi bir an yalnız bırakmayan akraba,dost…Evimiz dolup taşıyordu,Allah ebeden razı olsun. (İyi ki varsınız)O gün susmak,gözlerimden akan yaşları hissetmek,sessiz kalmak istiyordum sanırım. Annem uzaktan gelen misafirimizle otururken, oğlumun bezini değiştirmiş, çöp atmaya geçerken içeri girmeden kapıdan “hoşgeldiniz” demiştim.Az sonra annem geldi ardımdan;

-“Yavrum üzgünsün, yüreğin yorgun biliyorum.Ama acımızı paylaşmaya gelmiş bir büyüğümüz sadece karşıdan hoşgeldiniz demek olmaz” dedi.Bunu düşünmüş olması inanılmazdı,bunca canı acırken… Aradan yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum ve ona boşuna “sultanım” demiyorum,çünkü yürek fetheden,insana değer veren herkes sultandır.”Haklısın, elim kirliydi anne gelirim şimdi ” dedim.İçeri girdim,elini öptüm, hal hatır sordum,”elim kirliydi kusura bakmayın” izahında bulundum.

Anlayacağınız “anaokulu” demek, annenin gölgesi var oldukça  süresiz ve devamlı öğrenmektir,Elhamdülillah. Neden bahsettim şimdi bundan? Çok sevdiğim bir kardeşim babacığını kaybedince,onun gözyaşlarına ortak olunca geriye baktım şöyle.Neler geçti gözümden, kalbim nasıl çırpındı.Ayakta duracak takati olmamasına rağmen bizi oturtup ilgilenmeye çalışması, anneciğinin yüzünden süzülen göz yaşlarına eşlik etmeye çabalayan hüzünlü tebessümü de birilerine ders oluyordu eminim. Yüreğindeki hasretle yaşamayı öğrenecek elbette . Çünkü acısına müsade etti.Acının nezaketten birşey kaybettirmediğini birkez daha gördüm.Cenaze evlerinde son dönemlerde iğne ile uyuşturulmuş cenaze sahiplerine aşina olduğumuz şu dönemde, bu çok takdire şayan bir duruş. (Amcamızın mekânı cennet olsun.Kalanlara da Rabbim sabr-ı cemil ihsan eylesin) Acıya, öfkeye, üzüntüye müsade etmeli verenin hatırına…Herşey yaşanarak nihayete erer.Yaşanamadan ertelenen ne varsa hayatı sekteye uğratır. Günlerce görmezden gelinen, baskılanan sıkıntılar bir yerde açığa çıkar ve o zaman daha yorucu bir hâl alır.

İnsan hep mutlu olmak ister.Oysa atladığı bir şey var;

Hz.Âdem’in yaratıldığı çamur, kırk sene kendi hâline bırakıldı. Kalıp olarak pişti. Üzerine otuz ­dokuz sene hüzün yağmuru, bir sene de sürûr yağmuru yağdı. Bunun için âdemoğ­lunun hüznü, sürûrundan daha çoktur. Hikmet ehli demişlerdir ki:

“İşte dünyâ! Şâyet bir gün güldürecek olsa günlerce ağlatır.”

(İslâmveihsan.com)

Bazen hüznümüz,bazen heyecanımız,bazen umudumuz,bazen mutluluğumuz hâkim olacak hayatımıza…Şükürle, sabırla geçecek günler.Ve en önemlisi geri dönüp baktığımızda keşkesiz bir hayat görebilmek! Bana,insanlığıma, kulluğuma,evlâtlığıma,anneliğime,eşliğime, arkadaşlığıma yakışmış,şükür Allah’ım demek.Keşke alsaydım yüreğini, arasaydım telefonla hiç değilse dediğiniz kim varsa şimdi tam sırası…Herşey bittiğinde,”Allah rahmet eylesin, ne güzel insandı” diye bir imza bırakıyorsak ardımızdan başka ne isteriz ki?

Yüreklere dua,hayatlara şifa kıvamında bir ömür duası ile… Baki hürmet ve dua ile…