NE EKİYORSUNUZ?



NE EKİYORSUNUZ?

“Rüzgâr eken fırtına biçer” atasözünü bilirsiniz değil mi? İnsan karşısına neyin çıkmasını istiyorsa, davranışları ile yatırımı o yönde hazırlamaya özen göstermeli!

Günümüzün anneleri, geçmiş ve gelecek arasında nasıl bir köprü vazifesi yaptığının farkında olmasa gerek! “Annemden sevgi/annelik görmedim!” hezeyanlarının ardından, kusursuz(!?), anlayışlı (!?), modern(!?) anneliğini yaşamaya başlıyorlar. Dünyanın merkezi tadında çocuklar! Onlara göre plânlanmış yaşamlar! O kurs senin, bu etkinlik benim…
“Ahh anneciğim ne yapalım? Vakit yok, çocuğun dersleri, kursları!”
Uyku vakti asla esnemesin!
Bazen hayatın akışında var olan durumlara göre (hastalık, cemiyet, aile buluşmaları dahil) kendi düzeni asla bozulmasın!
Herşeyin en iyisi benim çocuğumda olsun!
Sınıfın gözdesi olsun, öğretmen hep onu ön plânda tutsun!
En güzel neyse her zaman ona sahip olsun, kimseden geri(!) kalmasın!
Kimse (aile büyükleri dahi) hatalı da olsa uyarmak şöyle dursun, yan bile bakmasın!
O ders çalışıyor, ondan iş bekleyemem!
İş sahibi oldu, eve gelince yoramam!
Evde basit bir işte bile sorumlulukla yoramam, nasılsa bir gün yapacak?!
Acaba?
Sorumluluk almayan, sorumluluk öğretilmeyen çocuk, sağlıklı bir yetişkinlik rolü üstlenemez. Ve dolayısıyla bir yetişkinin yapmasını beklediğimiz şeyler, o kişiye yük gelir.

Hayatın tek vazifesi gibi düşünülerek büyütülmeye çalışılan çocuklar, kendinden başkalarının da değerli olduğunu farkedecek kalbi, ruhi olgunluğa yazık ki erişemiyor. Bireysellikleri öncelendiği için bencil, sorumsuz, “haklar benim, sorumluluklar başkasının” mantığı ile yetişkinliğe geçiş yapıyor(!) Ya da geçtiğini zannederek hayata atılıyor. Ve anne/baba harika(!) yetiştirdikleri, değer ve sevgiyi bol verdikleri çocuklarından, saygı, hürmet, öncelik verilen ve değerli hissettikleri bir muamele beklemeye başlıyorlar. Fakat kocaman bir yanılgı!
Bazen de zoraki iyilikler batıyor gözümüze. “Elâlem ne der?” kaygısı ile yapıldığından, etrafın gözünü boyayan(!), anne/babanın yüreğine yara olan cinsten! Sözde büyüklerine hürmet ve yardım eden, fakat özde olmadığından, yaptığı işi lütuf sayıp, kalp kırmaktan başka bir işe yaramayan tavırlar! Yapmasa daha iyiydi denilecek cinsten yani…

Sadece anne/baba ilişkileri değil kardeş, arkadaş, eş, evlât ilişkilerini de yürütmekte zorlandıkları bir hayatı yaşamaya çabalıyorlar. Çabalamayanlar ise, başkalarının hayatını fırtınaları ile alt üst edip karıştırıyorlar.Bencil bir zemine oturan karakter yapısı ile, kendini önceleyen, fedakârlık ya da vefa gibi duyguları bilmeyen bir birey, zaman içinde yalnızlaşmaya mahkum oluyor ya da kasıtlı olarak böylesini tercih ediyor.

En hayırlı evlât, en muhteşem eş, en kıymetli anne, en harika dost, en mükemmel dost, en en en… olduğu hâlde karşılığını bulamadığımız zaman peki? İşte tam da buna imtihan diyoruz. Ve hayat imtihanında herkes kendine ait parçayı en kusursuza yakın hâliyle yaşama sorumluluğunu üstlenir. Yani ömür bittiğinde, üzerimize düşen rol neyse onun hakkını kulca verebilmiş olmak, “Allah razı olsun” duasının kabul edilmiş olmasıdır.

Allah’ın rızası anne/babanın rızasında gizlidir. Bu sebeple hayatımızı imara, onların gönüllerini hoş tutmayı ölçü kabul etmekle başlayabiliriz. Yani sadece kapitalist sistemin “…. günü” adı altına hapsettiği bir hayat anlayışı ile olacak iş değildir bu.

Görmek istediğiniz muamelenin gönüllü uygulayıcısı değilseniz,kendinizi kandırmaktan vazgeçip, hâlâ nefes alıp veriyorken kolları sıvamak, kulluk gücünü kullanmak daha kârlı olacaktır şüphesiz…

İnsanlık kalitesini kulluk şuuruyla güzelleştirme çabamız daim olsun kıymetli dostlar…(Amin)
Bâki hürmet ve dua ile…