ÖZ SORGU

Yaşadığımız felaketler hemen hemen hepimizi çevremizi ve kendimizi sorgulamaya yöneltti. Asrın felaketini bizzat yaşayan yaşamayan birçok kişi, değer ve yargılarına dair kendini sorgulamaya, hayata bakış açısını gözden geçirmeye çalıştı. Çünkü bir anda dünyamızın başımıza yıkılabildiğini, sahip olduğumuzu sandıklarımızın bir anda elimizden kayıp gittiğini, ‘asla yapamam’ dediklerimizi yaptığımızı, ‘onsuz yaşayamam’ dediklerimizin cesetlerinin başında da nefes alabildiğimizi gördük.
Sahi ne idi bizi dünyaya bu kadar bağlayan? Günler, aylar, yıllar sonrası için planlar kurduran ne idi? Sonsuz bir hayatımız varmış gibi hırslanmamız nerden geliyordu? Hırslarımız bizlere neleri unutturdu? Sahip olduğumuz her yenilik, eşya, para, makam ve mevki neden bir sonrakini ihtiyaç gibi görmemize sebep oldu? Neden hep daha fazlasını ister olduk? Kanaat neden bizim için anlamını yitirdi? En büyük zenginliğin gönül kazanmak olduğunu, en büyük saadetin Allah’ın rızasını kazanmaktan geçtiğini neden unuttuk? Kazanmamız gerekenleri kaybederken, hayatımıza aldıklarımızla mutlu olamayışımızı şimdiye kadar neden sorgulamadık? Rahatlık rahatlık mı getirdi? Kötü insanlar mıydık? Hayır hiçbirimiz kötü değildik. Sadece ihmalkârdık…
Ruhumuzu güzelleştiren maneviyatımızı ihmal ettik… Hırslarımızın peşinden koşarken empati kurmayı ihmal ettik… Kendimizi zor zamanlar yaşayanların yerine koymayı, onların acısını içimizde hissetmeyi ihmal ettik… Dijital dünyanın içine daldık, gerçek dünyanın ummanlarını ve o ummanlarda yüzmeyi ihmal ettik… Her gönül bir ummandır… Göz göze gelmeyi, komşuya selam vermeyi, trafikte yol vermeyi, düşene el vermeyi, kine nefrete boş vermeyi, iyiye takdiri, güzel huya tebessüm etmeyi, Allah için sevmeyi ihmal ettik… Kim bilir daha nicelerini ihmal ettik…
İhmallerimizle başkalarına olmasa bile kendimize karşı suçluyuz. İnşa ettikleri binaları sağlam yapmayıp enkazında binlerce canın yitip gitmesine sebep olan, o müteahhitler kadar suçluyuz. Bizler de daha düne kadar yarınlarımızı sağlam olmayan kolonlar üzerine kuruyormuşuz meğer. Meğer ihmal ettiğimiz her değer, yarınlarımızın demirini, çimentosunu eksiltiyormuş… İhmal ettiklerimizi, önemseyerek, sağlam yarınlar inşa edebilme fırsatı verdi bize öz sorgularımız. Kendimizi sorgulayarak, kişiliğimizin ve değerlerimizin enkaz altında kalan yanlarını kurtarma çabamız elbette ki sonuç verecek. Sonuç verecek ve maneviyatımıza, değerlerimize, insanlığımızın asıl kalıbına sımsıkı sarılacağız… Bundan sonra sağlam bir şekilde atacağız adımlarımızı. Attığımız her adımın ahirete yaklaştırdığını unutmadan, kainattaki yerimizin sadece zerre kadar olduğunu hatırlayarak, şeklimize değil ruhumuza güzellikler katmayı hedefleyerek, yürüyeceğiz hayat yolumuzu. İnşallah.
Asrın felaketini yaşayan, o korkuyu iliklerine kadar hisseden değerli bir yakınımın dediklerini nakletmek istiyorum sizlere.
“Çok zor anlardı. Hepimiz çok korktuk. Canımızı kurtarmak için kendimizi dışarıya attığımıza şükür ettik hepimiz. Sonra başka şeylere de şükür ettim. Mesela evimde şatafatlı avizeler olmamasına şükür ettim.” Hayretle neden diye sordum.
“Deprem evleri salladıkça evlerdeki o şatafatlı, taşlı avizeler birbirlerine çarparak, acayip sesler çıkartmışlar. Ve o avizelerin sesleri korkularının şiddetini artırmış. Korkularının dereceleri, avizelerin sesiyle ve evlerinde bulunan süs eşyalarının yerlere düşmesiyle artan kişilerden bunları dinlediğimde, sade bir yaşamı tercih ettiğim için bir kez daha şükür ettim. Evimiz yıkılmadı ama yaşadığımız korku tarif edilemez. İlk depremden sonra sıcak bir şeyler içip ne yapacağımızı düşünebilmek için eve girmiştik ki ikinci deprem oldu. Bu daha da korkunçtu. Duvarlar patladı. Çantamızı alıp kendimizi dışarıya attık. Üzerimizde montlarımız, elimizde telefonlarımız ve el çantamız ile kalakaldık. Canımızı kurtarabildiğimize şükürler ettik hepimiz. Birkaç gün sonra kendimi sorguladığımda, evden keşke alabilseydim, dediğim hiçbir şeyin olmadığını fark ettim. Evde kullanmadığım, sonra kullanırım, dediğim hiçbir şeyim yoktu. Fazla tabaklarım yoktu. Süs eşyalarım yoktu. Kullanmadığım halım ya da başka bir şeyim yoktu. Evimizdeki fazlalıkları hep verirdik. Onun için evimde kalan hiçbir şeye içim yanmadı. Sadece depremin korkusu ve giden onca canın üzüntüsü var üzerimde.”
Deprem ile birçok değerimizi tekrar hatırladık. O kadar çok var ki hatırladığımız, hatırladıkça şükrettiğimiz iyi kilerimiz … Yakınımın, sade bir yaşamı tercih ettiğim için bir kez daha şükrettim, demesi öyle anlamlar ifade ediyor ki. Gereksiz birçok eşya ve o eşyalara ettiğimiz hizmetler geldi aklıma. Kim bilir depremde korkularını kat be kat artıran o taşlı avizeleri temizlerken ne kadar zaman ve emek harcamıştı sahibi. O emek ve zaman bir insana harcansa kim bilir ne güzellikler ortaya çıkardı.
Asrın felaketi yaşandı ülkemizde. Bizler afet bölgesinde, o korkuyu bizzat yaşamadık. Ancak acılarını yüreklerimizde hissettik. Depremin üzerinden birkaç gün geçtikten sonra biz de öz sorgumuzu yapmaya başladık. Hayatın neresindeyiz? Amelimizin hangi adımı bizi kurtaracak ya da felaketimiz olacak? Ruh dünyamıza, insanlığımıza zarar veren suçluları bir bir prangalar altına almaya uğraşıyoruz. Umarım öz sorgumuzu bir daha bu kadar çok geciktirmeyiz. Günlük muhasebeler ile güzelliklerimizi, değerlerimizi muhafaza edebiliriz.
Rabbim bu necip millete bir daha böyle bir acı yaşatma ne olur.