Özgürlük Sınırı



Vefa, tebessüm, yardımseverlik, misafirperverlik, şefkat, merhamet gibi insanî değerler eriyip gittikçe, insan da mutasyona uğruyor.

Bazı haberleri dinleyince; “bunu normal bir insan zihni düşünemez ” diyorum. Tacizler, tecavüzler, cinayetler, soygunlar!!! Çocuklara, hayvanlara, kadınlara akıl almaz zulümler!

Özellikle Doğu Türkistan, Filistin, Arakan’da ve daha pek çok İslâm coğrafyasında yaşanan zulüm kan donduran cinsten. Önceleri “insan insana hatta hiçbir canlıya bunu yapamaz” derdim. Atladığım önemli bir nüans vardı ki; “merhamet, imanın nişanesidir.” Yani gerçekten Allah’a iman yoksa, merhameti bilemez gönül.

Yaratıcıyı bilen insan yarattığı hiçbir şeye saygısızca ya da zarar vererek davranamaz. Yıllar önce gündemi oldukça meşgul etmişti “dindar nesil ” söylemi. Öğrencilerin cuma namazı kıldığı zamanları, suçmuş gibi gösteren zihniyetin kalıntılarından…

Sahi ya! Dindar nesil neydi? Allah Rasulü (S.A.V); “Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kimsedir” buyuruyor. Öyleyse “dindar” vasfının hakkını veren kimseden zarar gelir mi?

Müşrikler, Efendimiz’in (S.A.V) peygamberliğini kabul etmemekle birlikte, O’nun “el-emin” olduğunu bilir, emanetlerini ona teslim ederlerdi. Demek ki işe, iman ettiğimiz yerden başlamak gerek. Kalp, zihin ve davranış dünyamızın aynı eksene, aynı frekansa gelmesi için çabalamakla başlamalı.

Din, bir puzzle gibidir. Namaz, oruç, zekât, hac, tesettür, ahlâk, kul hakkı gibi onlarca parçası olan bir puzzle. Öyleyse bir parçayı kabul etmemek ya da olmasa da olur fikrine kapılmak, din ve imanla bağdaşmaz.

Ömrümüz oldukça eksik parçayı tamamlama mücadelemiz olacak demektir bu.

Örneğin; namaz kılmıyorum ama kalbim temiz!

Aaa, olur mu hiç öyle şey!! Kuzenim o benim, tabi sarılırım kardeş gibiyiz biz!

Canım bu dedikodu değil ki! Olanı konuşuyoruz.

Çok sıcak, halsiz kalıyorum, dayanıksızım, oruç tutamam!

Oof, başım kapalı işte! Bu da tesettür sayılır!

İşte bu gibi cümleler dinin farz emirlerini bilmez gibi davranıştır. Nefsimizin kulluğumuza çelme takışıdır aslında. Ömür denilen şey; nefs ve iman etmiş kalbin savaşıdır.

İnsan, inanarak, Rabbi’ni tanıyarak güzel insan olma yolunda çaba sarf ederek kalitesini arttırır. Kıskanç, dedikoducu, bencil bir insanı ne kadar istersiniz hayatınızda bir düşünün dostlar. Düşman olduğumuz günahıdır elbet. Bununla birlikte, bize zararı olacağını bildiğimiz için, ilişki düzeyimizi ona göre belirleyerek kalbi dünyamızı muhafaza etmeye çalışırız.

Kalp, imanın güzelliğini yaşamayı öğrendikçe kıskançlık ve haset gıptaya döner. Bencillik, paylaşmanın bereketli dünyası ile yeşerir.

Dünyaya sadece yiyip içmek için gelmediğini bilen insanın, umudu, hayali ve gayretleri vardır.

“İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lâzımdı.” (Sabahattin Ali)

İnsanın sınırsız gönül ve hayal âlemi sadece bu dünya ile sınırlandırılırsa depresyon, doyumsuzluk, huzursuzluk baş gösterir. Tüm çabanın toprak olup bitmesi fikri, yaşama umudunu ve çabalarını köreltir.

Oysa bu dünyada güzel bir insan olup, kendisi ve insanlık için faydalı olma çabası taşıyan insan, ferasetle bakmayı biliyor demektir. Bu dünyada severek yaptığı hayırlı işleri, salih amel olarak ebediyete taşıma fikri, çifte kazanç elde edecek olmanın yüksek enerjisi ile sadece bu dünyaya değil, en sevgiliye sımsıkı bir gönül bağı ile bağlar.

(Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi! (Ankebut süresi/64l

Taif’te taşlanan Efendimiz (S.A.V) beddua etmek yerine “Ya Rabbi! Bilselerdi yapmazlardı, affet” diye duada bulunmuştur. Şimdi üzerimize düşen, bu hassasiyetten hisse alabilmektir. Dünyanın toprağa karışmakla son bulacağını sanan insan, yaptığı kötülüğü yanına kâr kalır sanır. Oysa dünyada her yaptığını ebedî âleme azık edeceğini bilen kul ise, her iyiliğini, hayrını şükür sebebi kılar.

Tecavüze uğrayan çocukların hikâyesiyle içimiz yandı geçtiğimiz hafta. Ardından başka hikâyeler çıktı ortaya. Ancak bir gerçek var ki; insan Allah’ın kendisini eşref-i mahlukat yarattığını her unuttuğunda, nefsinin pençesine düşüyor. Evlât emanettir, can emanettir. İnsanın kendisi için çizilmiş helâl daire dışında, canice minicik günahsız bedenlerde hazza ulaşma arzusu başka nasıl açıklanabilir ki?

Dünyada haysiyetsizce yaşamaya mahkûm olurken, ebedî âlemde de hesabı ve cezası görülecektir.

Nefs etrafına bir sınır ister. Onu insan olmanın izzet ve şerefinin güzelliğinde tutacak bir sınır! Yani özgürlüğünü engellemek değil, kaliteli yaşamak…

Yapacağımız her işte hayat plânını vermiş Rasulullah; hiç ölmeyecek gibi dünyaya, hemen ölecek gibi ahirete çalışınız.

İşte bu hadis, ilgilendiğimiz işe bakışımızı kaliteli hâle getirir. Dünyama mı faydalı? Ahiretime mi?

Her anımızı Allah’ın razı olacağı şekilde yaşamaya niyet edelim ki, dünyada güzelliğin simgesi olup, kötülüklerin azalmasına vesile olalım.

“Güzelliğin bir damlası olan Leyla için uykuyu haram etmek çok değilse, Güzelliğin kaynağı Mevla için bir ömrü feda etmek az bile.”(Hz. Mevlânâ)

Bâki hürmet ve dua ile kıymetli okuyucular…