RUHÎ İMAR
Her birimizin serzenişleri var,itirazları,kırgınlıkları, kızgınlıkları, söyleyecekleri…Peki ya dinleyeceklerimiz,dinlediklerimizden öğreneceklerimiz,öğrendiklerimizden hayatımıza ekleyeceklerimiz yok mu?
Bilgi ve teknoloji çağında öyle kolay ki bilgiye ulaşmak…Pek çok kurumun eğitimleri, sanal ağlardan ulaşılan videolar, kitaplar vs,vs,vs…Kişisel gelişim ve psikolojiye olan ilgi de oldukça yoğun. Herkes hayatına fayda sağlamak adına
kâh eğitimlere katılıyor, kâh videolar dinliyor hatta başkası ile ilgili teşhis (!) koyacak kadar yetkin buluyor kendini.
Başkalarını doğrultmaya (!) soyunmak yerine,kendimize yolculuk etmemiz gerektiğini farketmedik mi hâlâ?”En uzun yoldur insanın içi” diyor Zarifoğlu. Kendini keşfe çıkan insanın başkasıyla uğraşacak vakti kalır mı?Geçip giden her imtihanın ardından “bu imtihan bana ne öğretti, kulluğuma neyi eklemem gerek,nasıl daha iyi bir insan olurum ?” diye düşünüyor muyuz ? İnsanın hep ilerlemeye ihtiyacı vardır. Çünkü dünya denilen imtihan alanında yaptığımız her güzellik mutlu sona yaklaştıracak bizi biliyoruz.
Lüks yaşamak, zenginlik, gösterişli bir hayat,en yakışıklı/güzel eşe sahip olmak,en akıllı çocuk benimki zihniyeti,story için çekilen fotoğrafa iliştirilen laf sokma cümlesi, gezdiğin mekânın fotoğraflanan kesimleri,”bir daha mı dünyaya geleceğiz tadını çıkaralım” kafası ile yaşamak…Bu dünya bu kadar sığ ve ucuz olmamalı! Daha değerli kılan, daha ölümsüz kılan bir amaç gerekmez mi hayata tutunmak için?
“Allah’ım bir gönlümüz var,o da sana emanet.Sen ziyan edenin eline düşürme” diye bir dua takıldı gözüme. Nasıl dokunuyor insanın ruhuna…Yüreğimizi tıka basa dolduran, meşgul eden ne ise biz “o”yuz aslında. Kiminin yüreği çul,çaput,eşya doludur.Kiminin yüreği Allah’ın razı olmayacağı insanlarla…Kiminin yüreği muhabbetullah ile ışıldar,kiminin ki muhabbetiRasulullah ile mis kokular yayar.Ve Mevlânâ Hz.nin buyurduğu gibi; “kalp denizdir,dil kıyı…Denizde ne varsa kıyıya o vurur”
İmar yasasını ne çok konuştuk bu ara değil mi? Önce kendimizden başlamalı imara. İçten dışa ve dıştan içe…Zemini, temeli kalitesiz olan bina nasıl yıkılmaya mahkumsa,kalbi iman temeline oturmamış insanın bedeni de sarsılmaya karşı koyamaz. İmani ve itikadi eksiklikler,insanın zahirindeki eksiklikleri görmesine engel olur.Namazsız, tesettürsüz,oruçsuz,ibadetsiz,nefsin tekelinde yaşamın da dine uygun olduğu algısı ile tabiri caizse bir yıkım yaşar.
Bir imtihanın ardından yaraları sararken,sadece görüneni toparlamak yetmez elbet.Müslüman için istiğfar vaktidir.Zira Efendimiz’in (S.A.V) tavsiyesidir sıkıntı zamanında istiğfarı arttırmak…
“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıktı (düzen bozuldu), ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (er-Rûm, 41)
Ayet-i kelimeyi düşünerek herkes kendindeki açığı bulup tamir ederse, inşallah hayır ve güzellik kapıları açılacak…İkram edilen her gün tevbe fırsatıdır,şükür fırsatıdır,daha iyi/daha hayırlı olabilme çabasına kapı aralar.Ne zaman son bulacağını bilmediğimiz hayata,kulca iz bırakabilmeli…
Her günümüzü bir öncekinden daha hayırlı eyle Allah’ım…(Amin)
Baki hürmet ve dua ile kıymetli dostlar…