SAAB OLMADI NEVS VERSEK?



Yerli otomobil süreci, bulunan 5 baba yiğitin işe koyulması ile farklı bir boyuta taşındı. 2015 yılında TÜBİTAK ve o dönemin Bilim ve Teknoloji bakanı Fikri Işık’ın girişimleri ile eski adı SAAB, yeni ismi National Electric Vehicle Sweden AB (NEVS)  olan firmayla Ulusal Elektrikli Otomobilini geliştirmek için anlaşan Türkiye, bu manada yerli otomobil için hazırlık aşamasına önemli ölçüde bir bütçe ayırmıştı. TÜBİTAK ile NEVS arasındaki uzun vadede ortaklık, kalkınma ve imalat alanında endüstriyel sinerji yaratma anlamına gelir ve kısa vadede araç, ürün ve hizmetlerin tasarımından üretim tesisi kurulumuna kadar olan süreçte anlaşan TÜBİTAK’ın o tarihten yerli otomobilde ‘silbaştan’ 5 önemli babayiğite gelen serüveni can sıkacak kadar önemli ayrıntıları da bünyesinde taşıyor.

Kamuoyu bu süreci CHP Kocaeli milletvekili, aynı zamanda da otomotiv yan sanayi üreticisi olan Tahsin Tarhan’ın çıkışlarından takip etmekte. Bu süre zarfında TÜBİTAK, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve NEVS üçlüsünün ortaklığında harcanılan paranın 47 milyon Avro olduğunu savunun ve bunu da her fırsatta dile getiren Tarhan’ın rakamının doğru olup olmadığı hala bir muamma. Ancak boşa atılan para, vakit kaybı ve umutların başka bir bahara bırakılması kısmı ise son derece doğru eleştirilerdir.

Bakanlık ve TÜBİTAK yerli otoya uzanan bu yolda bana göre patinaj yapmıştır, projeyi farklı bir kulvara taşımakla da başta Ana muhalefet partisi CHP olmak üzere bir çok kesime de malzeme vermiştir.

Öncelikle SAAB fikri en başından yanlıştı; Ancak bu yanlıştan dönme yerine hükümet bu isimle sonuna kadar devam etme yolunu seçmiştir. SAAB dünya piyasasında silinmiş, yok olmuş bir eski teknoloji. Zaten 2012 yılında da İsveç’te adını National Electric Vehicle Sweden AB ( NEVS) olarak değiştirmiş. Bu firma ile gidiliyor 2015 yılında ortaklık imzalanıyor. Yani kuruluşundan 3 yıl sonra, henüz kendini bile ispat etmemiş bir firmayla bu ülkenin en önemli bir bakanlığı ve TÜBİTAK gibi bir kurum anlaşma yapıyor.

Ortada hiçbir şey yok. Firmanın bilinilirliği, çıkartmış olduğu ya da dünya piyasalarında kabul gören bir aracı dahi yok. 2015 yılı Haziran ayında, bu kurumun başkanı Mattias Bergman, basın açıklamasında TÜBİTAK’la yaptıkları işbirliğini ballandıra ballandıra anlatıyor. Uzun vadeli bir anlaşma olduğunu ve Asya’ya açılmada önemli bir partner olduğunu anlatıyor. Tabi buradaki amacı bizim yerli otomobil sevdamızı pekiştirmek değil. Alacağı avroları düşünüyor belli ki;

Sonuç olarak 2015’te başlayıp 2 yıl kadar süren bu yerli otomobil serüveni, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da duruma el konmasıyla bugün farklı ve tamamen yerli bir mecraya oturmuş durumda.  O dönemde yapılan yanlışlar, heba olup giden bu ülkenin parası elbette sorgulanmalı. Ortada bir zarar varsa bunun boyutları ortaya çıkartılmalı. İhmali ya da kusuru olan varsa bunun hesabını vermeli. Ama bunu, elinde birkaç dosya ile meclis kürsüsünden sorarak, atıp tutarak yapmamak lazım. Eğer bir ihmal ya da kasıt var ise bunun sunulacağı yer adli makamlar, bakanlık birimleri ya da yargının kendisidir.

BİRİ YAĞLI GÜREŞ Mİ DEDİ?

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir haber dikkatimi çekti. Yağlı Güreş Düzenleyen Kentler Birliği adlı bir birlik kurulmuş sanırım. Güreşi seven belediyeler ve başkanları olmalı(!) Yağlı Güreş düzenleyen şehirler ( 5 kentin oluşturduğu bir birlik)  kendi aralarında bir birlik oluşturmuş ve Bakan Osman Bak’ı , Güreş Federasyonu başkanı Musa Aydın’ı  ziyarete gitmişler.

Şaşırdım elbette;

Gebze’de güreş sporunu sadece yılda bir kez şenlik yaparak geçiştirmeyi ata sporuna verilen değer ya da destek olarak algılayan bir başkanın böyle bir birliğin içinde olması ne kadar doğru acaba? Ya da böyle bir birliğin oluşması ne kadar doğru?

Gebze Belediyesi’nin rahmetli Ahmet Penbegüllü’den kalma bir güreş kulübü vardı. İki kez Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, 2-3 kez Türkiye şampiyonu olan, kadrosunda Dünya, Avrupa ve sayısız Türkiye şampiyonu olan sporcuları barındıran bir kulüptü. Şimdi nerede o kulüp? Gebze Belediyesi’nin Penbegüllü’den sonra göreve gelen İbrahim Pehlivan tarafından “ Gebze’ye bir Pehlivan yeter” anlayışı ile kapattığı, ödüllerini ve kupalarını bodrumlara hapsettiği günleri bizler unutmuş değiliz. Ya, Pehlivan’ın ardından  ardından göreve gelen Adnan Köşker’in de bu kulübün yeniden aktif hale gelmesi için hiçbir adım atmadığı gerçeği. Bunlar unutuldu mu? Tabiki hayır… Rahmetlinin zamanında başlatılan güreş salonunu bile çürümeye bıraktıran, Gebze Belediyesi’nin güreş kulübünün sosyal tesislerini birer hurda alanına çeviren bir Belediye’nin bugün böyle bir birlikte söyleyecek neyi olabilir ki? Yağlı Güreş düzenleyen belediyeler bu güreşi düzenlemiş te ne olmuş? Sadece bu 5 kent mi ata sporumuzu izleyicisi ile buluşturmuş? Bunlara bakılmış mı?

Güreş seven kent ya da başkan yılda bir kez etkinlik yaparak güreşin hamisi olamaz ; Güreş kenti, şehrindeki güreş kulüpleri ile olunur. Liglerde mücadele eden bir takıma verdiği destekle olur, alt yapısında yüzlerce öğrencinin çalıştığı bir güreş alt yapısıyla olur, bünyesinden çıkardığı ve milli takımlara gönderdiği güreşçileri ile olur…

Adnan Köşker, yılda bir kez düzenlediği Hünkar Çayırı Güreşleri “Güreşi Seven Başkan” olmuyor maalesef… Sayın başkana, Gebze Belediyesi Güreş Takımının, Avrupa Şampiyonluğunu kazandığı dönemde  Avrupa Güneş Birliği CELA’dan hak ettiği ve bugüne kadar alamadığı ödülün akıbetini sorsam bilir mi acaba? O paranın ne olduğunu, kimlerin alıp  kimlere dağıttığını sorsam cevap verebilir mi? Ata sporumuz güreş için başta rahmetli Gebze Belediye Başkanı Ahmet Penbegüllü olmak üzere bu ülkede bedel ödemiş insanlar var. Güreşi sevdikleri, destekledikleri için gizli örgütlerin karanlık planlarını uygulamaya soktukları, güreşin maneviyatından dolayı irtica adı altında üzerinde planlar uygulanan belediye başkanları oldu.  Bugün yağlı güreşi seven başkanlar diye birilerin çıkartmak, o insanların  yaptıklarına saygısızlıktan başka bir şey olmaz..

Yıllardır bu sporu takip etmiş, bu kulübün başarılarına tanıklık etmiş, sonrasında yananları da bilen biri olarak en azından ben böyle düşünüyorum.

Ne yazık ki; “Bu kenti bir spor kenti yapacağım” lafları bilbordlara yazılan bir sözden ibaret kalmıştır…

NE ÇAYIRMIŞ AMA!

Çok uzak olmamakla beraber bir gün gelip, “cihan Sultanı Fatih Sultan Han, bu topraklarda seferler arası otağ kurmuş, burada en çetin zaferlerin planlarını yapmış, bu topraklar üzerinde son nefesini vermiş!” diye çocuklarımıza anlatırken, “ o yer nerede?” dediğinde gösterecek bir yerimiz olmayacaktır… Evet, Fatih’in otağının bulunduğu ve tarihi bir doku ile üzerine cihan sultanına yakışacak bir proje düşünülen Hünkar Çayırı, kaşla göz arası elden çıkarılmak üzere… Hikaye bayağı acıklı. Bir süre önce gazetemiz gündeme getirmişti, dün yine manşetten konuyu duyurduk. Fatih’in otağında kelimenin tam anlamıyla fırtına öncesi bir sessizlik yaşanıyor. Tabii biz de o sessizliği bozan bir unsur olduk ve birilerinin uyanık olması adına konuyu yeniden kamuoyu gündemine taşıdık. Bir kent için hatta bir Bölge için tarihsel bir önemi olan bir araziyi neden elden çıkarmak istersiniz ki? Bu arazinin değeri sadece birkaç milyon TL ile mi ölçülür? Yoksa, bu araziye Fatih’in otağından daha anlamlı ve görkemli bir proje mi yakışır?

Bu konu neden ikide bir gündem olup milletin sinir katsayıları ile oynanır? Yok mu bu işe kökten çözüm bulacak bir memleket sevdalısı? Komik bir gerekçe ile DMO’ya verdiğiniz bu arazi bugünlerde yine satış için birilerinin iştahını kabartıyor. Birileri onca yazılıp çizilene rağmen bu araziyi iç etmenin peşinde. Sayın Başbakan yardımcısı Fikri Işık ve bu şehrin vekilleri,  STK’lar,Ticaret Odası, Gebze Belediyesi, Gebze Teknik Üniversitesi ;  Hani bu alan tarihsel bir mirastı? Hani kimse el süremez, kimse satamazdı! Ne iş?