Şiddet Dalgası…
Şiddet, kişilerin bedensel ve ruhsal bütünlüğüne karşı yöneltilen olumsuz etkilere yol açan sert ve acı verici eylemdir.
Dünya sağlık örgütü ise şiddeti, güçlü olan kişi ya da kesimin kasıtlı olarak sahip olduğu gücü ve iktidarı diğer kesim üzerinde bir tehdit biçiminde uygulaması ve bunun sonucunda fiziksel, ekonomik, psikolojik, sosyolojik zararlara yol açması şeklinde tanımlamıştır.
Gün geçmiyor ki yeni bir şiddet haberi almayalım. Yazılı ve görsel basında sıkça yer alan haberlerin hangisi diğerlerinden daha korkunç, karar vermek zor. Daha çok kadınlara yönelik olarak ele alınan şiddet aslında bununla da sınırlı değil. Şiddetin adresi kimi zaman hayvanlar da olabiliyor. İnsanların korumasına ve merhametine muhtaç olan bu canlılar yaşadıkları zulmü insanlar gibi ifade edemiyor da. Velhasıl bir şiddet dalgası yayılıyor tüm dünyada. Biz kendi ülkemiz adına ne yapabiliriz buna bakalım öncelikle. İnsana yönelik şiddet konusu ile devam edelim…
Kayıt yapabilen telefonların ve sosyal medyanın gücüyle herhangi bir olaya dair bilgi süratle dolaşıma girmekte ve herkes kısa süre içinde haberdar olmakta. Bu durum ciddi bir avantaj olmakla birlikte, seyircisi olarak kaldığımız takdirde hiçbir önemi de yok.
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, tüm dünyada en çok bireysel şiddete maruz kalan kesim kadınlardır. Ülkemizde de gün geçmiyor ki, yeni bir kadına şiddet haberi almayalım. Pek çok ölümle neticelenen bu olaylar sonucunda hala caydırıcı bir önlem alınabilmiş değil. Mevcut yasaların yetersiz olduğu gün gibi aşikar ve konuyla ilgili yeni düzenlemeler ne durumda henüz net olarak bilmiyoruz. Kadınlara çıkarılan koruma kararının ne kadar yaygınlaşacağı muamma zira, sırf bu konuyla ilgili yüzlerce yetkili görevlendirmek mümkün değil. Bunun için yeterli personelimiz var mıdır, orası da soru işareti ! Devletimizin sığınma evleri bu konuya çözüm bulma noktasında ciddi bir hizmettir. Peki yeter mi, tabi ki yetmez. Belediyeler ajandalarında konuyla ilgili eğitime verilen hizmeti arttırmalı.
Şiddeti önlemek adına acilen caydırıcı yasaların çıkması gerekiyor. En azından ağır bedel ödeyeceğini bilen birileri içindeki zalimliği açığa çıkarmakta bir daha düşünecek veya vazgeçecektir.
Fakat meselenin asıl kökeni, eğer nörolojik bir bozukluk söz konusu değilse-ki bu da tedavi gerektirir- psikolojik ve sosyolojik olarak incelenmeli. Ne oldu da bu hale geldi bu toplum. Ne oluyor da bir insan, medeni bir şekilde konuşarak meselesini halledemiyor da şiddete başvuruyor. Bunu yapanlar nerede, kimlerin ellerinde yetişiyor ? Bu sorulardan yola çıkarak bence konuyla ilgili çalıştaylar düzenlenmeli. Konu enine boyuna, uzmanlar eşliğinde masaya yatırılmalı, gerekirse saha araştırmaları yapılmalı. Özellikle de yeni nesli yetiştirecek ebeveyn adayları ciddi bir eğitimden geçirilmeli. Aksi takdirde sadece caydırıcı yasalar çıkarılarak da bu sorunun önüne geçemeyiz.
Yazılı ve görsel basına büyük sorumluluk düşüyor. Neticede tüm insanların aynı bilinç ve kültür seviyesinde olmadığını biliyoruz. Yayın politikalarını belirlerken bu toplumun değerlerini, birlikte yaşama kültürünü de göz önünde bulundurmalılar. Bazı dizilere bakıyorsunuz; sanki eşkıyalık nasıl yapılır, nasıl adam öldürülür veya entrika nasıl çevrilir bunların dersini veriyorlar. Hatta nasıl en iyi ve etkili şekilde adam öldürülür, bununla ilgili yöntemler bile öğretiliyor. Bu nasıl bir vahşiliktir ! Bu yayınlar bu topluma karşı yapılan zalimliktir. Bu konuya ayar verecek olan elbette izleyicidir. Fakat daha evvel dediğim gibi, herkes seçici olma şuuruna sahip değil. Bu da bir bilinç gerektiriyor. Siz kalkıp, “Ne yapalım, izleyici izliyor, bunu talep ediyor” diyemezsiniz. Bu insani bir sorumluluktur.
Öyle bir zihniyet düşünün ki, gurur ve onur diyerek aslında kendi egosunun esareti altında bir başkasına zalimlik yapabiliyor ve “Gider yatarım içerde biraz, ama namusum temizlenir.. Gururumuz-onurumuz kırılmaz vs..” diyerek kendine bir sebep bulabiliyor. Bu örnekler özenle incelenmelidir.
Şiddet deyince fiziksel güç uygulanarak sergilenen şiddeti anlamayalım sadece. Öyle sanıyorum ki, psikolojik ve ekonomik şiddete maruz kalarak yaşamını sürdürmek durumunda kalan milyonlarca insan var. İstediği olmadığında ağzına gelen küfür ve hakareti fütursuzca sarf eden kişi, karşı tarafı değil kendini küçük düşürür aslında. Asıl zayıflık böylesi bir ilkelliği göstermektir. Medeni toplumlar konuşarak anlaşırlar.
Bu toplumda bir zihniyet dönüşümüne ihtiyaç var. “Ya benimsin ya kara toprağın” öğretisi artık tamamen yıkılmalı. Kimse kimsenin malı değildir. Evlilik de dahil olmak üzere her türlü insani ilişki her iki tarafın rızası ve katkısı ile yürüyecek dinamik bir süreçtir. Tek tarafın sömürgesi altında yürütülen birlikteliği ne bir evlilik ne de ilişki olarak adlandırabiliriz.
Sebep her ne olursa olsun, çözüm şiddet olamaz. Bu konuda erkek kadar kadının da bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacı var. Fakat lütfen bunu Batı’nın feminizm rüzgarına kapılarak yapmayalım. Bu başlık ilerisi için ayrı bir yazı konusu…
******
Bi’Mola vermek isteyenler için, Simon Baron-Cohen’den “ Kötülüğün Anatomisi ” okumaya değer.