SÖZCÜKLERİN GÜCÜ ADINA…



SÖZCÜKLERİN GÜCÜ ADINA…

“Bu cümleler çok elit hocam, anlamaz!!!” dedi hanımefendi. Ardından düşünmek için kocaman birşeyler bıraktığının farkında olmadan…

Çok insanî ölçülerde kendisini rahatsız eden konu “nasıl söylenilebilir?” diye istişare ediyorduk. Seçilerek özenle bulunan kelimelerden oluşmuyordu cümlelerim aslında,sadece hislerimi ifade etmiştim…

Elit miydi gerçekten, yoksa insanın değerine yakışır, daha da ötesinde Yaratıcısına hürmeten olması gereken gibi miydi diye düşünmeden edemedim.

İletişim becerilerinin illet hâline geldiği bir dönemdeyiz âdeta! İfade etmek istediğimiz duygularımızı değil de,karşımızdakini örselemek, acıtmak için kelimeleri kullanır olduk.Öfkemizden çıldırsakta yabancı birine kelimeleri özenle seçerken, ya hanemize nasıl muamelemiz? Bir insanın nezaketini eşine, çocuklarına sormalı, öfke anını görmeli…

Allah Resulü (S.A.V) “söz sihirdir” buyuruyor. Kullanılan kelimeler o kadar ehemmiyetli anlayacağınız…Eskiler “dua yerine geçer aman” derdi meselâ, olumsuz birşey konuşulduğunda…Yine Efendimiz (s.a.v) ; “ya hayır söyle ya sus” buyurarak tatlı bir sınır çekiyor bize.Peki ne oluyor da ‘anlamaz’ diye hüküm veriyoruz ya da ‘onun anlayacağı dil bu’ diye kelimelerimiz kabalaşabiliyor?

Rabbimiz Hz.Musa’ya Firavun’a leyyin yani yumuşak söz ile hitap et buyuruyor. Bakınız; “Sen ve kardeşin, ayetlerimi götürün, Bana imana çağırmakta gevşeklik etmeyin. Firavuna gidin, çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar. Dediler ki: ‘Ya Rabbenâ (Ey Rabbimiz), onun bize taşkınlık etmesinden yahut iyice azmasından korkuyoruz.’ ‘Korkmayın’ dedi, ‘Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.’” (Taha Sûresi: 43-46)

Her zarafet dersimizin çıkış noktası olan şu ayeti de hatırlayalım; Allah tarafından lutfedilen bir rahmet sâyesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, insanlar etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet, onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Karara bağlanacak işlerde onlarla istişâre et!(Âl-i İmran/159)

İsra 23’te zarif ,28’de gönül alıcı, Hac 30’da dürüst, Ahzap 70’de doğru, Bakara 83’te kibar,Mü’minun 3’te anlamlı, Hucurat 11’de incitmeden,Lokman 19’da alçak sesle konuşmayı Rabbimiz tavsiye ederken bizler ne durumdayız peki?

İman ettiğimiz dinin bir yaşam tarzı olduğunu idrak etmeliyiz. Bakınız konuşma üslubumuza kadar bir Müslümanın her hâlini düzene koyuyor. Birkaç sokak röportajına denk geldim.Ağlasam mı gülsem mi bilemedim doğrusu!Herkes kendince doğruyu savunuyor ve herkes kendi doğrusuna göre ülkenin huzurunu istiyor.Fakat ikna edeceğim derdine düşüp kullandıkları kelimeleri, ben bu yaşıma kadar ilk defa duymanın teessürü içindeyim.(şahit olmaktan haya ettim doğrusu) Maksat huzur ise,huzura ulaşmanın yolu küfür, hakaret midir? Daha ilk basamak olan “leyyin söz” kısmını idrak edememişiz demek oluyor bu.Firavun’a dahi yumuşak sözü tavsiye eden Rabbimiz,iki din kardeşinin birbirine bu muamelesinden memnun mudur dersiniz?

Önce konuşmalara çeki düzen vererek  başlamalı işe. Sokakta yürüyen su gibi gençlerin (kız/erkek ayırmadan söylüyorum) hiç utanmadan,Allah’tan çekinmeden küfür edebiliyor olmasının daha fazla meşru hâle gelmemesi için, belki para cezası/uyarı ya da ciddi bir caydırıcı yaptırım gerekli.Kulağımızdan süzülen ses,gözümüze değen görüntü kalbimize tesir ediyor zira.İstemsizce artık çoğu böyle konuşuyor diye bir kabulleniş başladı maalesef ama kabul değil düzen ve sınır gerekli.Mutluluğunda,öfkesinde ya da dostuna da düşmanına da aynı küfür ve hakaretle konuşan genç duygularını mı  tanımıyor,yoksa insanın değerine dair bir fikri mi yok?

Gelelim “elit” cümlelere (!) Karşımızdakine beklentimizi,kırgınlığıma,arzumuzu anlatırken ben dili kullanarak incitmeden anlatmaya çalışma kısmına…”Aptal yerine konuluyorum iyi niyetimden”(!)…”Nezaketten anlamaz o, onun anladığı dili konuşmak gerek” benzeri cümlelerle kendimiz olmaktan çıkmayı mı tercih ediyoruz, yoksa kendimizi her şartta Allah’ın değerli kıldığı kulluk makamında tutabiliyor muyuz?

Sert bir üslupla, bağırıp çağırarak, hakaret ederek söylenilen cümleler,kontrolsüz olarak öfkenin dışa vurumudur.Yıkıcıdır.Hoşa gitmeyen bir durumu daha da çıkmaza sokmaktan başka bir işe yaramaz,kelime israfıdır. Kalp yorgunluğu, gönül kırıklığıdır. Yani öfke kontrolünü, irade yönetimini kaybetmek ilk önce kelimelerin etrafa düşünmeden saçılmasına sebep olur,sonrasında fiziksel şiddete de kapı aralayabilir.Rahmet Peygamberi (s.a.v) asırlar öncesinden bu durumda ne yapmamız gerektiğini öğretmiştir.

Gazap şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş, ancak su ile söndürülür. Biriniz kızdığı zaman abdest alsın.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 3)

“Dikkat ediniz! Öfke insanoğlunun kalbindeki bir ateş parçasıdır. Gözlerin kızardığını, boyun damarlarının şiştiğini görmez misiniz? Her kim bunun eserini duyarsa, yere uzansın.” (Tirmizî, Fiten, 26)

“Biriniz öfkelendiğinde, ayakta ise otursun. Yine sakinleşmezse yanı üzere yatıversin” (Ebû Dâvûd, Edeb, 3)

 “Biriniz öfkelendiğinde sussun”  (İbn-i Hanbel, I, 239)

Aynı olaya iki farklı kişinin yaklaşımı, yorumu farklı sonuçlar doğuruyor değil mi?Biri olanı daha sakin karşılarken, diğeri ortalığı birbirine katıyor tabiri caizse.O hâlde Allah ve Rasulu’nun yolunu seçen, o yola tutunan her daim kârdadır.

Öfke anı geçtiğinde,kendimizi geriye baktığımızda insana,kula yakışır muhafaza ettiğimizi görebilmek şükür sebebi olur.Öfke de,güzellikte kelimelerle ruhumuzdan sızıyor.

Ağzımızı her açtığımızda,dünya denilen imtihan alanında bir güzelliğe çıksın yollar,hayır konuşturup yüreklere dokundur Allah’ım…(Amin)

Baki hürmet ve dua ile kıymetli dostlar…